sessizlik

Seda Ergül’ün geçen seneki “sound art” dersi için Cihan’la yazdığımız ödevi ve hazırladığımız sunumun notlarını (“temsiliyet” başlığı altında) ekliyorum. Hep aynı fikirde olmasak da müşterek sesi bulmaya çalıştık. Tartışmalarımız esnasında çıkardığımız çoklu sesleri de ekleyebilmeyi isterdim doğrusu.

Sessizlik Performansı Mümkün mü?

“Anladığımı düşünmüyor musun? Var olmayı boş yere hayal etmek. öyleymiş gibi görünmemek, gerçekten olmak. uyanık olduğun her an. Tetikte. Başkalarına karşı sen ile yalnızkenki sen arasındaki uçurum. Baş dönmesi ve sürekli açlık. Açığa vurulmak için. İçinin görülmesi için… Hatta parçalara ayrılmak ve belki de tümüyle yok edilmek için. Sesin her tonu bir yalan, her davranış bir aldatmaca, her gülümseme aslında yüz ekşitme. İntihar etmek mi? Oh, hayır! Bu çok çirkin. Sen yapmazsın. Ama hareket etmeyi reddedebilirsin. Konuşmayı reddedebilirsin. O zaman en azından yalan söylemezsin. Böylece düşünceye dalıp, kendi içine kapanabilirsin. Artık rol yapmaz, herhangi bir maske takmaz ve yalancı davranışlarda bulunmamış olursun. Sen öyle sanırsın. Ama gerçek inatçıdır. Saklandığın yer su geçirmez değildir. Yaşam dışardan sızar içeri. Ve tepki vermek zorunda kalırsın. Hiç kimse de bunun gerçek olup olmadığını, sen içten misin yoksa yapmacık mısın diye sormaz. Bu soruların önemsendiği tek yer tiyatrodur. Hatta orada bile fark etmez. Seni anlıyorum, Elisabet. Kendini bırakmanı, hareketsiz kalmanı, hayali bir sistem içinde apatiye girmeni anlıyorum. Seni anlıyorum ve seni takdir ediyorum. Hevesin geçene, tüm ilgin bitinceye kadar bu rolü oynaman gerektiğini düşünüyorum. O an geldiğinde diğer rollerini bıraktığın gibi,bunu da bırakırsın…”

Bu alıntı Ingmar Bergman’ın 1966 yapımı Persona filminden, psikiyatristin,  Elektra’yı oynarken sahnede birdenbire sessizleşen, oyunu bırakan ve susma kararı alan Elizabet’e (Liv Ullmann) sarfettiği sözlerden, alınmıştır. Ünlü bir oyuncu olan Elizabet bu ani sessizliği sonucu “sağlıksız” bulunup hastanede müşaade altına alınır. Ona eşlik etmek üzere hemşire Alma (Bibi Anderson) devreye girer. Bu noktada Alma, Elizabet’in sessizlik kararının iradî ve felsefi temelleri olduğunu fark eder. Doktorun önerisi üzerine, bu iki kadın, doktorun yazlık evine giderler. Filmin bundan sonraki kısmını aktarmak yerine, amacımız filmin bütününü ele almak ya da analiz etmek olmadığından, yalnızca “sound art” işi olarak inceleyeceğimiz sekansı anlatmayı uygun buluyoruz.

Personada 34’ 34’’ten 36’ 46’’ya kadar süren (elimizdeki kayıttaki süreyi baz alırsak) sekans sadece Elizabet’in değil hemşire Alma’nın da sustuğu ender zamanlardan. Burada rüya mı gerçek mi olduğunu bilemeyeceğimiz hatta Alma’nın da bilmediği sisler arasında beliren görüntüler söz konusu. Suskunluktan kaynaklanan bir sessizlik hali hakim olsa da bu halin ses yokluğundan kaynaklandığı söylenemez. Aksine sessizliğin dışardan dahil olan seslerle delindiği (vapur sesi, denizin sesi ve diğer mekan sesleri) ve bu anlamda iki insanın sessizliğinin bu yolla daha da vurgulandığı bu sahnede iki kadının bir olmasına tanık oluruz.

Bir gece önce Alma’nın masada uyuyakalacakken Elizabet’in ona belli belirsiz yatağına gidip uyumasını fısıldadığı sekanstan hemen sonra geçilen bu bölüm, perdelerin uçuşması, Alma’nın su içmek için beyaz geceliğiyle yataktan kalkması, yan yana duran iki kapıdan kapalı olanı açması ve geri yatmasıyla açılıyor. Daha sonra, önceden açık olan kapıdan Elizabet bir silüet gibi sessizce içeri giriyor. Diğer kapıya doğru süzülüyor, ordan Alma’nın yatağına yaklaşıyor ve iki kadın ayakta yumuşak hareketlerle  birbirlerine dokunmaya başlıyorlar. İki kadının da yüzü kameraya dönük fakat izleyici görüntüyü aynadan yansıyormuş gibi görüyor. Bu planın sonunda ekran kararıyor.

Susan Sontag, Susmanın Estetiği başlıklı yazısında Elizabet’in iradî suskunluğuna iki açıdan yaklaşıyor. İlk olarak kişisel bir karar olarak suskunluğun, konuşma reddinin seçilmesini “ahlaksal saflık” düşüncesine Elizabet’in atfettiği anlam, sessizliğe yakıştırdığı biçim olarak değerlendiriyor. İkinci olarak ise susma davranışını, takınılan tavır açısından “güç aracı” ya da “sadizmin bir türü” olarak ele alıyor ve “konuşma yükü yüklenmiş kişi olan hemşire-arkadaşını evirip çevirebileceği, kahredebilieceği, neredeyse sarsılmaz bir güç kalesidir.” diyor. Peki bir iktidar alanı olarak sessizlik nasıl ele alınabilir?

Doluluk ya da Boşluk Fikri

Cage her zaman ses çıkaran bir şeyin var olması nedeniyle mutlak sessizlik diye bir şeyin bulunmadığını söyler. Ona göre gerçekten dinlemeye başladıktan sonra kimsenin kafasında bir fikir olamaz ve hiçbir ses kendini yok eden sessizlikten korkmaz; sese gebe olmayan sessizlik yoktur. Cage’in perspektifinden baktığımızda ‘4.33’, seslerin müdahale edilmemiş varlıklarının mekandaki ve zamandaki salt kendilik hallerinin müzik performansına dahil edildiği bir kompozisyondur. Seslerin birbirleriyle hiyerarşik ilişkileri olmadığını düşünen Cage, armoninin, seslerin hayattan koparılmamış, yalın hallerini içerisine alamayışına işaret eder. Atmosferin sesinin, katılıcımların seslerinin, gündelik hayat seslerinin, oldukları gibi sessizlik performansına dolmalarını beklemektedir. Buradan hareketle 4.33’teki sessizliğe maruz kalan izleyicinin, sessizliğin yarattığı iktidarla kurduğu ilişkiyi, Alma’nın Elizabet’in suskunluğu karşısında kapıldığı buhrana benzetebiliriz.

Susan kişinin diğeri için matlaştığını söylüyor Sontag. Tıpkı Elizabet’in Alma için matlaşması gibi. Bu matlaşmanın yarattığı baş dönmesini Persona’da açıkça görürüz.  4.33 izleyicisi de, performans sırasında, Elizabeti’in suskunluğunu kademe kademe değişen tepkilerle karşılayan Alma’nın, önce hayran olduğu insanın sessizliğini gözlemesi, anlamlandırmaya çalışması ve daha sonra bu sessizliğin matlığının yarattığı buhranla birlikte artık kendini bu sessizliğin neresine koyacağını bilememesi ve kendi kendiyle baş başa kalması sonucu yaşadıklarını başka bir zeminde tecrübe eder. Bu tecrübeyle, hemşire ile hasta, gözetleyenle gözlenen, performansçıyla izleyici arasındaki sınırlar esner ve roller birbirinin içine geçer. Keza film boyunca iki kadının aslında aynı insanın farklı tezahürleri olduğuna dair birçok göstergeyle karşılaşırız. Filmin adının Persona olması da bu anlamda  tesadüf değildir. Bu perspektiften bakarsak 4.33 performansı sırasında, sessizliğin doğası gereği, dinleyen-besteleyen-icra eden arasındaki personaların matlaşmaya başladığını gözlemleyebiliriz.

Sessizliğin açtığı alanın alabildiğine sesle dolması, dolulukla boşluk arasındaki ilişkinin ikili karşıtlık ilişkisi olarak tanımlanmasının pek de yerinde olmadığını gösterir. “Zen boşalıp geri dolmaktır.” diyor Cage. Biri olmadan diğeri nasıl olsun? Susan Sontag’a göre ise doluluk nüfuz edilemezlik demektir. Öyle bir nüfuz edilemezliktir ki uzam, fikirlerin giremeyeceği kadar doldurulmuş olarak algılanır. Birinin susması, diye devam eder Sontag, o suskunluğun yorumlanması, ona söz atfedilmesi için bir dizi olasılık açar önümüzde. Peki ne olabilir bu olasılıklar? Susma her şeyi “açık” bırakır. Öyleyse bu olasılıkların tanımlanarak sınırlandırılması bu açıklığa ters düşecektir. Alma’nın ve 4.33 izleyicisinin yaşadığı buhranın sebeplerinden biri de bu açıklıktır. Bütün bu olasılıkları düşünmeye ve anlamlandırmaya çalışmak imkansızdır. Bu kontrol edilemezlikle baş başa kalmanın tekinsizliğiyse dillendirilen söz ele geçirildiğinde oluşan kontrol edileblirlik ve bilinebilirlik sanrısıyla baş başa kalmaktan elbette ki daha zordur. “Doğru algılandıklarındaysa zaten tüm nesneler doludur.”

Hiç

Persona, Alma’nın Elizabet’e “hiç” kelimesini söyletmeye çalışmasıyla ve Elizabet’in bu kelimeyi arka arkaya sayıklamasıyla son bulur. Hiçlik, yokluk, boşluk ve sessizlik fikirlerinin birbirlerine farklı açılardan yakın durdukları söylenebilirse de birbirleriyle örtüşen kavramlar değildirler. Ancak birbirlerini çağrıştırabilirler. Vural Yıldırım ve Tarkan Koç’un Müzik Felsefesine Giriş adlı kitabının sessizlik bölümünde, sessizliğin hiçi çağrıştırsa da hiç olmadığı, çünkü sessizliğin sese doğru dramatik evriminin durağı, ontolojik dayanağı olduğu söylenir. Cage’e göreyse sürmekte olan hiçlik, sessizliğe batmaktan söz ederken Feldman’ın anlatmaya çalıştığı şeydir ve ölümün onaylanışı, tüm yaşamın kaynağıdır. Tıpkı doluluğun kaynağının boşluk olması, sesin kaynağının sessizlik olması gibi. Cage, 4.33’le ilgili olarak  da “Söyleyecek hiçbir şeyim yok ve onu söylüyorum.” der.

Susan Sontag, susmanın matlığının, endişeden uzak bir şey olarak, daha olumlu bir açıdan da görülebileceğine dikkat çeker ve Keats’in “Bir Yunan Vazosuna Övgü” şiirini temel alarak, vazonun suskunluğunun şair için ruhsal bir beslenme yeri olduğunu söyler. “Duyulmamış ezgiler sürekli yaşar, oysa şehvetli kulaklara çalınan ezgiler çürür gider.” diye de devam eder. Bu ifadeye benzer bir yaklaşımı Erkan Oğur’un müzikle ilgili düşüncelerini söylediği şu röportajında da görebiliriz:

“Benim müzikle olan ilişkim şu gördüğünüz (elinde tuttuğu yapımı tamamlanmamış bağlamayı göstererek) saz gibi. Üzerinde perdesi, telleri, burguları yok. Sanki yarım yamalakmış gibi görünse de böyle bir manası var; sessizdir, sesi çıkmaz. Sesi çıkan müziklerimiz ise yaşamak için, para kazanmak için, nefsimizle ilgili bazı problemleri dile getiren bir biçimde üretilmektedir.

Müziğin bir enerji biçimi olduğuna inanıyorum, bir lisan olduğuna inanıyorum. Ölmekte olan bir lisan olduğunu düşünmekteyim. Giderek azalmakta ya da başka şekillere dönüşmekte olduğunu görmekteyim. Ben müzik yapamıyorum, bunları söyleyebilirim”

“Konuşulamayan hakkında susmak gerekir” diyen Wittgenstein’ın bir sanat olarak icra ettiği ve içinden geçtiği felsefeyi bırakmasını ya da  Duchamp’ın sanat alanından başka bir mecraya, satranca kaymasını, böylece ikisinin de mevcut üretim alanlarından vazgeçmelerini bir tür susma kararı olarak ele alabiliriz. “Sanat aracılığıyla sanatçı kendinden ve sonunda sanatından arınır.” diyor Sontag. Yaşam akışına dönüşen bu sessizlik örneklerinde görebileceğimiz gibi suskunluk, bir tür arınma ve hiçlikle hemhal olma anlamlarıyla da kendini var eder.

Temsiliyet

Sessizliğin, sanata dahil edildiği noktada, temsiliyet sorunuyla karşılaşırız. Edip Cansever’in “Ben Ruhi Bey Nasılım?” şiirinin bir bölümünü ele alalım:

O ben ki

Bir kadında bir çocuk hayaleti mi

Bir çocukta bir kadın hayaleti mi

Yalnızca bir hayalet mi yoksa.

Ne peki Yere dökülen bir un sessizliği mi

Göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi

İşini bitirmiş bir org tamircisinin

Tuşlardan birine dokunacakkenki

Dikkati ve tedirginliği mi.

Cansever varlıktan, yani kendinden, yere dökülen bir un sessizliği ya da göğe bırakılmış bir balon sessizliği üzerinden bahsediyor. Bahsedilen bu sessizliğin, un ve balon kısmında göstergeler karşımıza “hafiflik” olarak çıkıyor. Persona’da doktorun Elizabet’e söylediği sözlerde ise; (“Seni anlıyorum, Elisabet. kendini bırakmanı, hareketsiz kalmanı, hayali bir sistem içinde apatiye girmeni anlıyorum.”) sessizliğin hareketsizlik göstergeleri üzerinden açıklandığı ortaya çıkıyor. 4.33’te de sessizliğin performans edilebilirliğindeki göstergeler ise müziğin seslilik alışkanlıkları üzerine kurulu. Eserin bölümlerinin oluşu, bölümleri ayrıştırmak için kapatıp açılan piyano kapağı, sessizlik göstergelerinden bazıları. Ancak bu göstergeleri aşan bir kendilik de söz konusu. Verdiğimiz örnekleri de göz önünde bulundurarak, sessizliğin kendisinin performans haline gelebilmesi için temsiliyet meselesini tartışmak gerekir.

(Temsiliyet sorunu ve onu aşmanın imkanları doğrultusunda yazımız devam edecek.)

not: sessizlikle ilgili takip ettiğim sitelerden birini de şuracığa iliştiriyorum:

http://inpursuitofsilence.com/

2 Yorum

Filed under müşterek ses, sessizlik

2 responses to “sessizlik

  1. ratherdancethantalk

    Sessizlik Fikri

    Antik dönemin sonlarından bir fabl derlemesinde şu kıssa yer alır:
    “Atinalılar arasında, filozof olarak görülmek isteyen birine sıkı bir dayak atmak âdettendi; bu kişi sabır içinde dayağa katlanabilirse, filozof olarak görülebilirdi. Bir keresinde, onca dayağa katlanıp tüm darbeleri sessizce karşılamış biri şöyle haykırmıştı: “o halde bir filozof olarak anılmaya layığım ben!” Ama hemen ardından şu haklı cevap gelmişti: “Öyle olacaktın, eğer sessiz kalsaydın!”
    Fablın bize kesinkes öğrettiği şey, felsefenin sessizlik deneyimiyle alakalı olduğudur; ama bu deneyimi yaşamış olmak hiçbir şekilde felsefenin kimliğini oluşturmaz. Felsefe sessizlikte, kimliği olmadan öylece dikilir; isimsiz olmaya, bunun içinde kendi ismini bulmamaya tahammül eder. Sessizlik felsefenin gizli sözcüğü değildir, felsefenin sözcüğü kendi sessizliğini kusursuz biçimde sessizliğe terk eder.

    Giorgio Agamben – “Nesir Fikri”

  2. ratherdancethantalk

    “Her musiki, sesin değil de, aslında sessizliğin bir taklidi.”
    – İhsan Oktay Anar / Suskunlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s