Jean Genet

Edebiyat Sosyolojisi dersi için dönem sonu yazısı:

03.01.11

100 Genet Yılı

Giriş

Geçtiğimiz ay, 19 Aralık 2010’da, 100. yaşını geride bıraktı Jean Genet. Okuyacağınız bu yazı da, onun hakkında bir şeyler söyleme çabalarına bir diğerini eklemekten başka bir şey olmayacak. Her şeyden önce itiraf etmeliyim ki, Genet’den bahsederken birtakım çekincelerim olacak. Başlıca çekincem ona bir “vaka” olarak yaklaşma tehlikesi. Madeleine Gobeil, Genet ile gerçekleştirdiği röportajında onu bir “vaka” olarak ele almanın tercih edilen bir şey olduğunu öne sürüyor. (Genet, 1994: 21) Böylesi bir yaklaşımın bu yazıda tercih edilen bir şey olmadığını söyleyebilirim. Yazdıklarını psikolojik bir okuma alanına indirgemekten özellikle kaçınmak isterim. Ancak bu istek, yazdıklarını Genet’nin kişisellliğinden soyutlayacağım anlamına gelmemeli. Yazdıklarının içine kendini bu kadar yoğun ve şiddetli bir biçimde koyan birisi için böyle bir soyutlama adeta imkansız hale geliyor zaten. Hele ki çıkış noktam olarak gördüğüm metin onun günlüğü olunca Genet’nin kişiselliği özellikle üzerinde durulması gereken bir konu sanıyorum. Hırsızın Günlüğü adlı kitabını bir iç döküş metni ya da itirafname olarak gördüğümü söyleyemem ancak taşıdığı otobiyografik özelliği ve günlük olma iddiasını da gözardı edemem. Şunu da belirtmeliyim ki söz konusu Genet olunca müstehcen olarak adledilen kelimeleri kullanmadan onun hakkında konuşmanın uygun olacağını düşünmüyorum. Bu yüzden de, Genet’nin salt var oldukları için kullanılmalarnın gerekliliğine inandığı bu “müstehcen” tabirleri kullanmak çekincelerimden biri olmayacak.

Edebiyat ve Sağlık

Genet’nin kimsesiz, kendi deyimiyle “piç” olması, evlatlık verilmesi, çocuk yaşta hırsızlığa başlaması, suç(lar) işlemesi, hapse girmesi, orduya katılması, eşcinsel olması, yazar olması, hapisten çık(arıl)ması, bir direnişçi olarak Filistin Kurtuluş Örgütü, Kara Panterler vb. aktivist topluluklarla faaliyet göstermesi gibi arka arkaya sıralanabilecek keskin manevralarla dolu bir yolculuğu olduğu söylenebilir. Kuşkusuz, yaşadıkları yazma biçimini şekillendiren önemli bir unsurdur. Ancak Genet travmadan çıkmak için yazmaz. Zaten hayatı boyunca ne çocukluğuyla ilgili ne de “suçluluk” yaşamıyla ilgili bir mağduriyeti ya da maruz kalma durumunu kabul etmez. O toplumun dışında kalmayı kendi seçmiştir. Bu anlamıyla varoluşçu bir düşünceye yakın durmuş olduğu ileri sürülebilir. Kendi kendini yaratcaktır ve günlüğünde de yazdığı üzere o, “piç, hırsız, hain, alçak” Genet’dir. Kendini tasvir ederken kullandığı tüm bu sıfatlar, onun kendini içerde değil dışarda konumlandırmak istediğine bir işaret olarak okunabilir. Kendini toplumun dışında konumlandırma meselesine, Genet’nin istisna olma halinden bahsederken geleceğim; ancak Genet’nin travmadan çıkmak için yazmadığına değindiğim bu noktada, ona neden “vaka” olarak yaklaşmaktan kaçındığıma dönmek istiyorum. Genet’nin yazarken kendini bir vaka olarak ortaya koymadığı kanaatindeyim. Yalnızlıktan çıkmak için yazıp yazmadığı sorusuna Genet öyle olmadığını, onu daha da yalnız kılan şeyler yazdığını söyler. (a.g.e.: 20) Yazmasının derinde yatan sebeplerini bilmediğini de ekleyen Genet belki de Deleuze’ün bahsettiği “yeni görü”nün peşindedir ve hastalığın insanla karıştığı dünyadan, edebiyatın sağlığına yönelmiştir. Deleuze edebiyatın “bir sağlık girişimi” olarak ortaya çıkmasıyla ilgili şöyle söyler:

Kişi kendi nevrozlarıyla yazmaz. Nevroz, psikoz; bunlar, yaşam geçişleri olmaktansa, süreç kesintiye uğradığında, engellendiğinde, tıkandığında içine düşülen durumlardır. Hastalık bir süreç değil, ‘Nietzsche Örneği’nde olduğu gibi, sürecin durmasıdır. Bu haliyle yazar da hasta değil, daha ziyade hekimdir, kendisinin ve dünyanın doktorudur. Dünya, hastalığın insanla karıştığı belirtiler bütünüdür. Bu durumda, edebiyat bir sağlık girişimi olarak ortaya çıkar. (…) Yazar görüp duyduklarından, gözleri kızarmış, kulakzarı delinmiş bir halde döner. Hangi sağlık insan tarafından ve insanın içinde, organizmalar ve türler tarafından ve onların içinde hapsedildiği her yerde yaşamı özgürleştirmeye yetebilir? Sürdürdüğü kadarıyla Spinoza’nın, geçişe açılan, yeni bir görünün sonuna kadar belirtisi olan sağlıksızlığı. (2007: 12)

Deleuze aynı zamanda, yazmanın “anılarını, yolculuklarını, aşklarını ve yaslarını, düşlerini ve fantazmalarını anlatmak” olmadığını da söyler. (a.g.e.: 11) Hırsızın Günlüğü de bu şekilde özetlenemez. Genet, günlüğünde aşklarını, suçlarını, seviştiği polisleri, suçluları, eşcinselleri anlattığı salgı dolu, şiddet dolu, kötülüğün kutsandığı bir dünyaya götürür bizi. Bu dünya, çoğumuzun içinden geçmeye cesaret edemediği, belki de içimizi dışımıza çıkaracak, hiç yaşayamayacağımız göçebelik hallerinin, sokakların, yersizyurtsuzlukların dünyasıdır. Avrupa şehirlerinde oradan oraya kendini sürgün eder. Evi, kapatıldığı zamanlar hariç sabit bir yeri yoktur. Bütün bunlar Genet’yi anlatır ve bütün bunları Genet anlatır. Ancak yazdıkları, Genet adı ile sabitlenemez. Tam da onu anlattığı, onu ilgilendirdiği için “adsız”dır. Blanchot, yazmayı, “içinde büyülenmenin tehdidinin olduğu yalnızlığın doğrulanmasına katılmak” olarak tarif eder. Ona göre yazmak “Ben’den O’na geçmektir, öyle ki benim başıma gelen kimsenin başına gelmez, beni ilgilendirdiği için adsızdır, sonsuz bir saçılma içinde yinelenir.”(1993: 28) Sonsuz bir saçılma içinde yinelenen Genet’nin kötülük dolu dünyası kendini ortaya koyduğu ölçüde adsızlaşır, kendini ortadan kaldırır. “Yazar eseri aracılığıyla kendini ortadan kaldırmak için buradadır ve kendini ortadan kaldırmak için kitap okuyan okura hitap eder.” (Bataille, 1997: 154) Genet her ediminde kendini oldukça hissedilir bir biçimde ortaya koyar. Nasıl olur da yazarken kendini ortadan kaldırır? “Tüm kitaplarımda kendimi soyarım ama aynı zamanda kelimeler, tercihler, tavırlarla, sihirle kendimi başka kılığa sokar, tanınmaz hale getiririm.” der Genet. (1994: 23). Bu tanınmaz halin içinde kurmaca olanla olmayan, gerçekle fantazma, bilinçle bilinçdışı iç içe geçer. Günlüğü Genet’nin itirafları ya da serüvenleri olarak görülemez. Bir itirafname değildir. Peki nedir? Blanchot günlük hakkında şöyle der:

Herşeyden önce ‘günlük’ itiraf, kendini anlatma değildir. Bir ‘anı’ kitabıdır. Yazar neyi anımsamalıdır? Kendini, yazmadığında, günlük yaşamı yaşadığında, ölmek üzere ve gerçeklikten yoksun değil de yaşayan ve gerçek olduğu kişiyi. Ama kendisini anımsamak için kullandığı araç, ne gariptir ki, unutma öğesinin ta kendisidir: Yazmak. (1993: 24)

Genet de kendisine sorulan “Hayatınızı nereye sürüklüyorsunuz?” sorusuna “Unutuşa.” diyerek cevap verir. “Faaliyetlerimizin çoğunda berduşluğun belirsizliği ve durgunluğu vardır. Bu durgunluk halini aşmak için pek nadiren bilinçli bir çaba harcarız. Ben bunu yazıyla aşıyorum.” (1994: 29)

Jean Genet’nin tek yönetmenlik denemesi olan Bir Aşk Şarkısı (1950) adlı filmin izleyende, Hırsızın Günlüğü’nün okuyanın üzerinde bıraktığına benzer bir etki bıraktığını düşünüyorum. Filmde yan yana hücrelerde kalan ve birbirlerini görmeyen iki mahkum arasında gelişen eşcinsel bir erotik ilişkiye şahit oluruz. Tek şahit olan da biz değilizdir. Filmdeki gardiyan da kapıların gözetleme deliklerinden bakarak mahkumların birbirlerini ve bizzat kendilerini tahrik etmelerini, kendi bedenlerine dokunmalarını ve masturbasyon yapmalarını izler. Bu “göz misafiri” olma durumunun gardiyanın bilinçdışını harekete geçirdiğini ve onu tahrik ettiğini fantazilerinin fragmanlarını izleyerek anlarız. Nitekim gardiyan bu tanıklık konumuna daha fazla dayanamaz ve izlediği mahkumlardan birinin hücresine girerek izlediği duruma nüfuz eder. Bir yandan uyarılan bilinçdışıyla baş etmeye uğrşırken diğer yandan da mahkuma şiddet uygular. Film diyalogsuzdur. Arka planda, tekrarlanan bir ritmin hakim olduğu, zaman zaman bir klarnetin “baştan çıkarıcı” ezgisinin devreye girdiği, belki de “bir aşk şarkısı” olarak düşünülmüş bir müzik vardır. Mahkumlar ara duvardaki delikten geçen ince bir çubuk aracılığıyla yan hücreye ilettikleri sigara dumanıyla birbirlerine temas ederler. Birbirlerinin nefeslerini içlerine çekerler. Kurdukları ilişkinin bir diğer parçası da hücrelerinin dışarı açılan küçük pencerelerinden, yine birbirlerini görmeden sadece kollarını uzatarak el yordamıyla yakanlamaya çalışılan birinin diğerine verdiği çiçektir ki filmin sonunda çiçek diğer mahkuma ulaşır. Genet’nin kitaplarından  bildiğimiz şiirsel, erotik, dokunaklı, şiddetli ve soğuk diliyle bu filmde de karşılaşırız. Başka bir deyişle onun yarattığı etki sadece yazdıklarında değil sinemasında da kendini göstermektedir. Bu nasıl bir etkidir? Genet nasıl bir dille bu etkiyi oluşturur?

Genet’nin dili bizi bahsi geçen kişilerle ya da durumlarla özdeşleşmeye götürmez. Okuyucuyu, çizdiği yeraltı profillerini içselleştirmeye davet etmez. İzleyeni/okuyanı belli bir mesafede tutar. Bataille, Genet’nin okuyucusunu reddettiğini, iletişim kurma gibi bir derdi olmadığını hatta yazdıklarını iletişime kapattığını söyler. (1997: 154) Kendisi de günlüğünde “hırsızlara, hainlere, katillere, kalleşlere sonsuz bir güzellik atfediyorum; sizlere asla.” diyerek bizi uyarır. (a.g.e.: 156) Baştan çıkarıcı öğeler ve baştan çık(ar)an insanlar anlatılır. Ama okuyucu ya da izleyici üzerinde böyle bir etki oluşmaz. Mesafenin buna izin vermediği söylenebilir. “Bir sanat yapıtının ‘söylediklerini’ni ahlak açısından onaylamak ya da onaylamamak, bir  sanat yapıtından cinsel heyecan duymak kadar dışsal bir şeydir. (İkisine de sık sık rastlanır elbette).” der Sontag. (1991: 32) Yazının devamında, bu sözlerini Genet’nin Playboy dergisine verdiği ve Açık Düşman adlı derlemede de yer alan röportajındaki bir ifadesine bağlar. (a.g.e.: 33) Bahsi geçen açıklamanın tamamı şu şekildedir:

Okurlar kitaplarımdan cinsel bakımdan etkileniyorlarsa bunun nedeni kötü yazılmış olmalarıdır diye düşünüyorum bugün, çünkü şiirsel heyecan o kadar güçlü olmalıdır ki hiçbir okur cinsel bakımdan heyecanlanmasın. Kitaplarım pornografik yazılar oldukları ölçüde, onları inkâr etmiyorum, incelik göstermekten yoksun olduğumu söylüyorum. (1994: 19)

Genet’nin zarif olmadığını düşündüğü ve edebi yönden zayıflığına kanaat getirdiği yazıları gerçekten pornografik midir? Yoksa Genet’nin bu açıklaması ironik bir ifade olarak değerlendirilebilir mi? Genet, yazdıklarına cinsel reaksiyon gösteren alımlayıcının yazdıklarına kaba bir dil atfettiğini söylüyor olabilir. Pornografiyi dışladığından değil şiiri yeğ tuttuğundan, yazdıklarından cinsel hazdan ziyade estetik bir haz alınmasını ve cinsel hazzın, Sontag’ın da belirttiği üzere, dışsal olma niteliğini korumasını tercih edecektir. Öte yandan pornografi hakim söylemin içinden konuşan ve tüketime dayalı bir alan olarak düşünüldüğünde Genet’nin iktidar karşıtı duruşuyla örtüşmediği de söylenebilir. Onun cüretkar anlatımı erotizme yakın görülebilir. Eros’un diliyle konşan “ayıp ve yasaktan özgürleşmiş aşk” (Oktay, 2008: 115) fragmanlarına hem Genet’nin homoerotik filmi Bir Aşk Şarkısı’nda hem de şiddetli şiirlerinde ve diğer yazılarında rastlanır.  Şunu da eklemeliyim ki  Genet’nin dili saldırgan, kaba ya da tahrik edici olmaktan ziyade soğuk ve şiirsel olarak değerlendirilebilir. Bataille bu konuda “Genet’nin yazılarında ne olduğunu bilmediğim narin, soğuk, kırılgan bir şeyler var; çoğu kez hayranlık duyulmasını değil ama onunla anlaşmayı engelliyorlar.” demiştir. (1997: 164)

Kötülük ve Azizlik

Genet üzerine yazılanlar arasında en hatırı sayılır metinlerden biri şüphesiz ki Bataille’ın Edebiyat ve Kötülük adlı çalışmasında Genet’ye ayırdığı bölümdür. Bu bölümde Bataille bir yandan Sartre’ın Aziz Genet adlı 600 sayfalık metnini eleştirirken diğer yandan da Genet minvalinde kötülük, azizlik, egemenlik, egemen dil ve iletişim gibi konuları gündeme alır.

Öncelikle Sartre’ın kitabına da adını veren aziz olma halini ele alalım. Bataille bu halin bir ters gösterime işaret ettiğini öne sürer. Bizi “aziz kelimesinin ‘kutsal’ anlamına geldiğini; kutsalın yasak, şiddet, tehlike olduğunu ve ona dokunmanın bile yok olmaya yettiğini hiçbir zaman akıldan çıkarmamalıyız” diyerek uyarır. (Bataille, 1997: 148) Bataille’a göre kötülük tam da budur zaten. “Genet azizlikle ilgili ters bir gösterim tasarladığını bilmekle birlikte, bunun hakikate çok daha uygun olduğunu düşünür: Karşıtların birbirine zarar verdiği ve birleştiği alandır burası.” (a.g.e. 148) Peki bu alan nasıl bir alandır? Bir arabölge midir? Hakim dilin dışında kalmak için dahil olunan ayrık, özerk bir bölge midir? Yoksa egemenliğin bizzat kendi alanında açılan bir gedik midir? Bu birleşme alanının egemenliğin alanından tamamiyle sıyrıldığı söylenemese de bu alanın içinde yaratılacak istisnai bir bölge olduğu varsayılabilir. Yeryüzüne ait görülmeyen şeyi yeryüzüne taşır. Onunki bir nevi sınır ihlalidir. “Zarar verme ve birleşmeden doğan hareket tek başına bize hakikati sunabilir. En derin azizlik anlayışı Genet’ninkidir: Çünkü o, yeryüzüne Kötülüğü, ‘kutsal’ı, yasağı getirir.”(a.g.e. 148) Dahil edilmeyeni dahil eder, onu bağlamından koparır, saptırır ve başka bir bağlama taşır. Azizlik bir anlamda insan olmayı reddetmektir. Kutsalı kendi alanına taşımak, kendini de kutsalın alanına taşımaktır. Dünyevi kötülükle kutsal azizlik nasıl olur da birleşebilir? Genet, azizle suçluyu yalnızlıkta birleştirir ve der ki, “azizlik korkutur, toplumla aziz arasında görünür bir uyuşma yoktur.” (1994: 22) Genet’nin birlikle, beraberlikle, dayanışmayla, uyuşmayla işi yoktur. Toplum tarafından itilmiş ve dışlanmış kim varsa, ister mülteci ister suçlu ister aziz olsun, onu kucaklamaya hazırdır. Bunu da röportajında şöyle ifade eder: “Dünyada Kötülüğü kınayan her toplum gibi, son derece güçlü bir şekilde örgütlenmiş bir topluma karşı gelmeyi kafasına koyan o yalnız adam, (…) onun yanındayım.” (a.g.e., 15)

Öyleyse Genet’nin kötülüğü nasıl bir kötülüktür? Kötülüğü kucaklamak ne demektir? “Kötülüğü o şekilde yaşayacaksınız ki iyiliği simgeleyen toplumsal güçler sizi ele geçirmesin” demektir bu. (a.g.e., 15) Genet ele geçirilmemek için elinden geleni yapar. “Teslimiyet duygusunun sıkıntısı”ndan (a.g.e. 17) kaçar, “lanetlenip kovulmaktan” hoşlanır, (a.g.e. 16) “ölümü, cezayı, yıkımı sever.” (Bataille, 1997: 149) İtaat etmez, boyun eğmez, ulaşılabilirliğini ortadan kaldırır. Göçebeliği benimser. Yazdıklarını okuduğunuz sürece siz de barındığınızı sandığınız yerlerden yurtlardan olabilirsiniz. Genet kimseye güvenli bir cennet vaat etmez. Onun vaat ettiği şey kötülüktür asla iyiliğe sığınmaz. Hırsızlığını “ben hiçbir zaman bir insanı soymadım, bir işlevi soydum. İşlev de umurumda değil.” (1994: 25) diyerek anlatır. Ayrıca yalnız bir hırsız olarak mutlaka başarısız olmalıdır ve hırsızlığı gizli kapaklı değil alenen gerçekleştirilen bir eylemdir. Gizli dolandırıcılıklara başvurup büyük vurgunlar yapanlar ona göre “ya adli görevliler, eski şefler veya mevcut şeflerdir, ya da toplumsal kuruluşların suç ortaklarıdır.” (a.g.e., 14) Genet, içinde yaşadığı mülkiyet anlayışında hırsız, hakim olan iyilik anlayışında kötüdür. İnsanın aldığı mevcut konumda insanlığı reddeder ve “aziz” olur. Burjuva ahlakının hüküm sürdüğü bir toplumda ahlakı reddeder. Benjamin, “kötülük kültünün, her türlü ahlakçı sanat merakına karşı, ne kadar romantik olursa olsun ayrıştıran, arındırıcı bir politik aygıt olduğu”nun keşfedileceğini.[1] söyler. (1993: 163) Bu keşfin Genet tarafından farkına varıldığı ileri sürülebilir. Bir politik aygıt olarak kötülük kültü, ahlaki mekanizmalar tarafından zapturapt altına alınan insan edimini iktidara karşı tutum geliştirmeye yönlendirebilir.

Şiirsel söz, kendini yalnızca düzenli oyuna indirgemekten vazgeçerek, aykırı davranışı defetmek için okunan bir dua olmayı bırakıp bizzat kendisi aykırı davranış yanlısı haline geldiğine göre, kültüre genelleştirilmiş bir yapısalcılığın açıklamakta zorlandığı bir tarih ve yıkıcılık boyutu girmiştir. (Starobinski, 2010: 33)

Genet’nin şiirsel sözü “aykırı davranışı defetmek için okunan bir dua” olmak şöyle dursun, bizzat aykırı davranışın duası olarak okunabilir. Aykırı davranışın duasını okuyan bir aziz olarak Genet bu anlamda yıkıcıdır. Öte yandan Sontag, Genet’nin yanlısı olduğu aykırı davranışı savunamayacağını iddia eder çünkü “bir sanat yapıtı, sanat yapıtı olduğu sürece -sanatçının kişisel amaçları ne olursa olsun- hiçbir şeyi savunamaz. (Sontag, 1991: 32) Sontag şöyle devam eder:

Yazdıklarına bakıldığında Genet bizden acımasızlığı, alçaklığı, ahlaksızlığı ve cinayeti onaylamamızı istiyormuş gibi görünebilir. Ama bir sanat yapıtı oluşturduğu sürece Genet hiçbir şeyi savunmakta değildir. Yaşantılarını kaydetmekte, yutup öğütmekte, dönüştürmektedir. Öyle ki Genet’nin kitaplarında bu sürecin kendisi onun açıkça ortada olan konusudur; kitapları yalnızca birer sanat yapıtı değil, sanat hakkında yapıtlardır da. Bununla birlikte bu süreç sanatçının gösterdiklerinin önüne çıkmadığı zamanlarda bile, dikkatimizi çeken şey gene o olur; yaşantının süreçten geçirilişi olur. Genet’nin kişilerinin gerçek yaşamda bizi iğrendirmeleri hiç önemli değildir. Genet’nin ilgilendiği şey, imgeleminin taşıdığı dinginlik ve zekayla konusunun/öznenin ortadan kaldırılıp yok ediliş tarzıdır. (a.g.e., 32)

Bu pasaja göre, Genet neyi savunursa savunsun yazdıkları bildiri değil de şiirsel söz olduğu sürece, etiğin değil estetiğin alanında değerlendirilmelidir denebilir. Mühim olan onun kurguladığı dünyayı bize nasıl taşıdığıdır.

İstisna Olma Hali

Genet “öteki” olmaktan kaçmamış, öteki olma halini adeta kucaklamıştır. İktidarın ötekileştirdiği başkalarını da karşılamaya müsaittir. Tanımadığı  insanların ve aşina olmadığı olayların onunla bağlantı kurmasına izin verir. Onlara karşı alerjik reaksiyon göstermez. Ben’inin sınırlarını genişletir. “Ben zenciyim” der Genet. Kendini egemen bir kimliğe dönüştürmeyi (Fransız ve erkek olmak gibi verili özelliklerinin buna imkân sağladığı düşünülürse), Avrupalı beyaz erkek olmayı reddeder. Eşcinsel, zenci, suçlu ve haindir. Eşcinsellerle, suçlularla, zencilerle beraberdir. Yalnızca günlüğünde değil diğer kitaplarında da (Çiçeklerin Meryem Anası, Gülün Mucizesi, Zenciler, Balkon gibi) benzer temalarla, yine suçlularla, fahişelerle, Foucault’nun tarihlerini yazma işine giriştiği, normun dışında kalan, ya kapatılan ya da toplum dışına çıkarılan insanlarla karşılaşırız. Genet onları misafir eder. Onların kendine sirayet etmesine izin verir, kendi de onlara sirayet etme koşulları hazırlar.

Genet, kendisini “toplumun dışında bırakacak edimleri tanımayı” reddetmez.[2] Kuralı değil istisnayı seçer. İstisnayı yaşayanlar her neredeyse onlara doğru gider. Cezayirli ve Faslı göçmenlere, Filistinlilere, Kara Panterlere… Filistinlilerle beraber mücadele eden Genet kendine Filistinliler için, uğradıkları adaletsizlikler onları göçebe bir halk konumuna düşürmeseydi onları bu kadar çok sevip sevmeyeceğini sorar. (Genet, 1994:137)  Onu Filistinlilere çeken tam da dışarıda tutulma halleridir. Artık mülteci olmayacakları ve kurumsallaşacakları gün onlardan ayrılacağını da açıklar.

Agamben, istisnanın bir tür dışlama olduğunu söyler. “Genel kuraldan dışlanan şey, münferit/tekil bir durumdur.” Genet’nin tekilliği, kendi kurallarını koyma arzusu aynı zamanda bir “askıda olma hali”dir. Bu durumda istisna kuralla bağlarını koparmış değildir. Kural istisnanın üzerinden çekildiği müddetçe istisna üzerindeki geçerliliğini korur ve kaotik bir durum belirmez ancak düzen askıya alınır ve istisna oluşur. (Agamben, 2001: 28) Dışlanan değil “dışarıda tutulan”, dışarda olma konumu muhafaza edilen böylece içerinin de içerde tutulmasına işaret eden bir anlam taşır istisna. Genet’yi çeken de bu askıda olma, dışarıda tutulma, yersizyurtsuzlaşma halidir. Kuralın iyilik olduğu bir dünyada seçimi kötülük, insan olmanın kural olduğu noktada ise seçimi azizlik olur.

Godard, istisna konusunu 1993 yapımı kısa filmi Seni Selamlıyorum Saraybosna’nın metninde şöyle ele alır:

Bir bakıma, korku, Tanrı’nın kızıdır, hayırlı cuma gecesi kurtarılan. Güzel değildir; aşağılanır, lanetlenir ve herkes onu reddeder. Ama yanlış anlaşılmasın, [korku] tüm fanilerin ızdırabına dadılık eder, insanlık için aracıdır. Zira, bir kural vardır, bir de istisna. Kültür kuraldır ve sanat istisnadır. Herkes kuralı konuşur: Sigara, bilgisayar, tişört, tv, turizm, savaş. Kimse istisnayı konuşmaz. O konuşulmaz, yazılır: Flaubert, Dostoyevski. Bestelenir: Gershwin, Mozart. Resmedilir: Cézanne, Vermeer. Filme çekilir: Antonioni, Vigo. Ya da, yaşanır ve yaşama sanatı haline gelir: Srebrenica, Mostar, Saraybosna. Kural, istisnanın ölümünü istemektir. Böylece kültürel Avrupa’nın kuralı, hala serpilen yaşama sanatının ölümünü örgütlemektir.

Kültürün kural olduğu noktada Genet hadım eden kültürel ifade tarzından bahseder ve “belki de kitaplarım çok uzun süredir geliştirilmiş ve yararlanmaktan ziyade kurbanı olduğum bir kültürün ürünüdür.” (1994: 22) der. Kendi yazdıklarını sanatın istisnai haline göndermez. Öte yandan hayatını istisnaya doğru sürüklediği söylenebilir. Belki de Schmitt’in dediği gibi istisna olma halinden aldığı gerçek hayatın gücüyle, “tekrarlanmaktan katılaşmış mekanizmanın kabuğunu kırar.” (Agamben, 2001, 39)

Aslında her hücresiyle bu denli yaşayan bir Genet’nin eylemci özelliğinden uzun uzun bahsetmek gerekir. Bu onun hayatının en göze çarpan yanlarından biridir ancak ve maalesef bu yazının kapsamında daha fazla yer almayacaktır. Hayatını bir istisna olarak yaşamayı tercih ederken onu, Godard’ın deyimiyle, bir yaşama sanatına dönüştürmüş olur mu? Bu akla Foucault’nun şu sözlerini getiriyor:

Beni şaşırtan, toplumumuzda sanatın bireylere ya da hayata değil de yalnızca nesnelere ilişkin bir şey durumuna gelmesi. Sanatın yalnızca sanatçı denilen uzmanlar tarafından gerçekleştirilen bir uzmanlık dalına dönüşmesi. Neden her kişi kendi hayatını bir sanat yapıtına dönüştürmesin? Neden şu ev ya da lamba bir sanat yapıtı olsun da benim hayatım olmasın?[3] (Foucault, 1984: 35)

Genet bir istisna olarak duruşuyla sınırları esnek hale getirir. Hayatla sanatın, polislerle hırsızların, iyilikle kötülüğün, kuralları koyanla kurallara karşı gelenlerin, hapishaneyle sarayın, kralla çobanın arasında bir fark kalmayana kadar sınırları zorlar.  Kuralları koyan olduğu noktada Sartre’a karşı da sert bir tepki gösterir. Kendi kendine azizliği üstlenmesinin  başka bir şey, Sartre’ın ona “Aziz Genet” demesinin bambaşka bir şey olduğunu Playboy dergisine verdiği röportajda açıklar. Kendi hakkında yazılan bu kitabı okuduğunda bir tiksinti duyduğunu ifade eder, çünkü kendini “çıplak ve başka biri tarafından soyulmuş” olarak görür. (1994: 23) Yazdıklarıyla kendi kendini soyarken zarar görmemek için yaptığı ayarlamalardan yoksun kalmıştır. Sartre yazdıklarıyla Genet’yi gözetmez. Ayrıca Sartre Genet’ye takındığı olumlayıcı tavrı tüketim toplumunu yerip üretim toplumunu övmek için kullanmıştır. (Bataille, 1997:162)

Sonuç

Bu yazıda Genet’nin Genet-oluşuna yönelik olumlayıcı  ya da olumsuzlayıcı anlayışlardan kaçınmaya çalışıldığı belirtilmelidir. Bu deneme Genet’nin açtığı kanaldan birtakım durumların ve kavramların izini sürme denemesi olarak görülebilir. Diğer yandan bu kavramların tartışılabilirliği de göz önünde bulundurulmalıdır. Genet’nin kurguladığı ötekilik, kötülük, azizlik, cinsellik, erotizm anlayışlarını başlı başına ele alıp farklı anlayışları da işin içine katarak karşılaştırmalı ve eleştirel çalışmalar ortaya çıkarmak mümkündür. Örnek vermek gerekirse ötekilik mefhumu ele alındığında bir kimliğin karşıtının altı çizildiğinde (beyaz Fransız’ın karşıtı olarak zenci, mülteci, hırsız vb.) karşısında durulan tutumlar yeniden üretilmiş olur mu? Başka bir deyişle Genet bazı kavramları eleştirirken ve provoke ederken onları tekrardan var etmiş sayılabilir mi? Ya da Genet’nin ters gösterimlerinin ve reddedişlerinin “ahlâka karşı ahlaksızlık, ahlâkın zaferidir” gibi bir düşünceye mahal vereceği iddia edilebilir mi? Bu noktada Bataille’ın da belirttiği karşıtların birbirine zarar vererek birleştiği alan nasıl oluşur? Cinselliğe yaklaşımı söz konusu olduğunda “cinselliğin ve pratiğinin siyasal protestoya bitiştirildiği, başkaldırının araçlarından biri kılındığı” (Oktay, 2008:116) düşünülebilir mi? Bu anlayış bizi nasıl bir özgürleşmeye çağırır? Tüm bu tartışmalar bu yazının kapsamında yer almamıştır ancak bu denemenin bunun gibi sorulara zemin oluşturduğu da söylenebilir.

Son olarak yazının kısmiliğini vurgulamak ve sınırlarını çizmek adına okunan metinlerin sayısının kısıtlılığına, yazıda bahsi geçen Genet’nin bana görünen Genet olduğuna ve odaklanılan metinlere göre şekillendiğine, eksik kalanların tedirginliğini dile getirmek adına dikkat çekmek isterim.

Kaynakça

Agamben , Giorgio (2001) Kutsal İnsan: Egemen İktidar ve Çıplak Hayat, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Bataille, Georges (1997) Edebiyat ve Kötülük, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Benjamin, Walter, (1993) “Gerçeküstücülük”, Son Bakışta Aşk, Der. Nurdan Gürbilek, Metis Yayınları, İstanbul.

Blanchot, Maurice (1993) Yazınsal Uzam, Yapı Kredi Yayınları , İstanbul.

Deleuze, Gilles (2007) Kritik ve Klinik, Norgunk Yayınları, İstanbul.

Foucault, Michel (1984) The Foucault Reader, Der. Paul Rainbow, Penguin Books, London.

Genet, Jean, (1994) Açık Düşman,  Der. Sosi Dolanoğlu, Metis Yayınları, İstanbul.

Genet, Jean (1997) Hırsızın Günlüğü, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Genet, Jean (1950) Un Chant D’Amour, France.

Godard, Jean-Luc (1993) Je Vous Salue, Sarajevo, Périphéria, France.

Oktay, Ahmet (2008) İmkânsız Poetika Bütün Yapıtlarına Doğru Cilt: 2 Şiir Yazıları, İthaki Yayınları, İstanbul.

Sontag, Susan (1991) “Biçem Üzerine”, Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş, Der. Yurdanur Salman, Müge Gürsoy Sökmen, Metis Yayınları, İstanbul.

Starobinski, Jean, (2010) Eleştirel İlişki, Yapı Kredi Yayınları , İstanbul.


[1] “One finds the cult of evil as a political device, however romantic, to disinfect and isolate against all moralizing dilettantism.”

[2] Genet, Playboy’da yayınlanan röportajında, bir suçlu olan Caryl Chessman’ı “kendini savundu, onu toplumun dışında bırakabilecek edimleri tanımayı reddetti.” diyerek haksız bulduğunu ifade eder. (1994: 20)

[3] Bu pasaj, kaynak olarak aldığım ingilizce metinde  şöyle yer almaktadır: “What strikes me is the fact that in our society, art has become something which is related only to objects and not to individuals, or to life. That art is something which is specialized or which is done by experts who are artists. But couldn’t everyone’s life become a work of art? Why should the lamp or the house be an art object, but not our life?” Türkçe çevirisi ise http://www.felsefeekibi.com sitesinde bulunmuştur.

Yorum bırakın

Filed under edebiyat

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s