Genet Extended

Daha önce bir kısmını eklemiş olduğum bu yazı da “Flanör Düşünce” adlı derlemede yer almaktadır. Derlemedeki diğer yazıları merak edenler için: http://www.ayrintiyayinlari.com.tr/kitapDetay-599-flanor-dusunce.html

Bozguncu ve Göçebe: Jean Genet

Kendimle birlikte öyle bir üzüntü yükü taşıyordum ki, tüm yaşamım, eminim, başıboş dolaşmakla geçecekti. Serserilik benim için artık yaşamı süsleyecek bir ayrıntı değildi, bir gerçeklik olmuştu.[1]

Jean Genet

Rüdiger Wischenbart, Jean Genet ile yaptığı bir görüşmede ona, adresinin olmamasıyla tanındığını söyler. (1994: 166) Denebilir ki, Genet’nin yersizyurtsuzluğu doğumuyla beraber başlamış ve yaşamı boyunca da sürmüştür. 1910’da Paris’te doğan Genet’nin ilk durağı Kimsesizler Yurdu’dur. 1911’den 1923’e kadar ise evlatlık verildiği ailenin yanında kalır. 1923’te meslek okuluna gönderilmek üzere evlatlık verildiği ailenin yanından alınan Genet, ilk firarını burada gerçekleştirir. Fransa’nın Nice kentinde bulunan Genet, Kimsesizler Yurdu’na geri gönderildiyse de bu ilk kaçışının ardı arkası kesilmeyecektir artık.

Yaşamak için hırsızlık yapan ve tekrar tekrar yakalanan Jean Genet 15 yaşında hapishaneyle tanışır. 18’ine kadar Mettray Islahevi’nde kalan Genet buradan kurtulmak için askere yazılır ve Doğu ordularında görev yapmak için gönüllü olur. 1930 yılında Şam’a giden Genet’nin Fransa’dan ilk ayrılışı böylece gerçekleşir. Bu dönem, Açık Düşman’ın “Kronoloji” kısmında şöyle aktarılır:

Art arda birkaç kere gönüllü olarak orduya yazılmaların ve altı yıllık askeri hayatın ardından 1936’da firar etti ve ele geçmemek için Fransa’dan ayrıldı. Bir yıl boyunca, sahte kimliklerle Avrupa’yı dolaştı. Tutuklandı, hapse atıldı, sınır dışı edildi; İtalya, Yugoslavya, Çekoslovakya, Polonya, Avusturya, Almanya ve Belçika’dan geçti. (a.g.e.: 209)

1937’de Paris’e geri döndüğünde, asker kaçaklığından hırsızlığa, serserilikten kimlik sahtekârlığına kadar bir dizi suçlamayla karşı karşıya kalan Genet, Avrupa’da hırsızlık, kalpazanlık, dilencilik ve avarelikle geçen bu günlerini daha sonra, 1948’de, Hırsızın Günlüğü adıyla kitaplaştırır. Girişten de anlaşıldığı üzere bu yazının öncelikli olarak odaklanacağı nokta, Genet’yi sürgüne, aylaklığa, yersizyurtsuzluğa, mültecilerle beraber hareket etmeye, sınırlarda gezinmeye, hırsızlık yaparak dünyayı dolaşmaya götüren etkilerin izlerini sürmektir.

Genet’nin Yıkıcı Karakteri

Genet’nin Fransa’ya döndükten sonra yargılanması, ömür boyu sürgünle cezalandırılması, yazdıkları sayesinde affedilmesi[2], yazmayı bırakması, kendini öldürmeyi denemesi, Uzakdoğu yolculuğu, Cezayirlilerin, Filistinlilerin ve Kara Panterler’in mücadelelerine katılması ve yazıya sadece bu mücadeleleri anlatmak için geri dönmesi gibi süreçler göz önünde tutulduğunda, Genet’nin izlediği rotanın rahat ve güvenceli bir hayatın tam aksine işaret ettiği söylenebilir. Genet, kendisine sabit bir konum edinmez: içeriye girer, dışarıya çıkar, Fransa’yı terk eder, Fransa’ya geri gelir, yazmayı bırakır, yazmaya geri döner. Sürekli hareket hâlindedir ve hareket hâlindeki siyasi mücadelelere dâhil olur. İktidar tarafından istenmeyenlere alan bulur Genet; yaşanmaya değer görülmeyen yaşamlara yer açar. Zenciler, ibneler, suçlular, makbul sayılmayan “hiç kimseler”, Genet’nin kahramanlarıdır. Bu bağlamda, Genet’yi Benjamin’in “yıkıcı karakter” tasviri üzerinden okumanın mümkün olduğu söylenebilir.

Yıkıcı karakterin yalnız bir tek parolası vardır: Yer açmak. Ve de bir tek faaliyeti: Ortalığı temizlemek. Onun temiz havaya ve serbest alanlara ihtiyacı her türlü nefretin üstündedir. Yıkıcı karakter genç ve neşelidir. Çünkü genç tutar adamı yıkıcılık, kendi çağımızın bıraktığı izleri silip süpürdüğü için tutar; hatta keyiflendirir, çünkü süpürüp atma yıkıcı için tam bir indirgeme, kendi durumunun köküne inmek anlamına gelir.[3](Benjamin, 2005: 541)

“Temiz havaya ve serbest alanlara” ihtiyaç duyan Genet, aradığını Fransa’da bulamamıştır. Fransa onu suçlu olarak görmüş ve mahkûm etmiştir. Bu anlamda Fransa, Genet’ye ve onun gibilere yer açmayan, yaşama şansı bırakmayan bir otorite simgesidir. Genet’nin doğduğu ülkeyle olan ilişkisine daha sonra geleceğiz ama öncelikle, Fransa’dan çıkan, ilk olarak baştan sona İtalya’yı ve ardından Arnavutluk, Sırbistan, Avusturya, Çekoslovakya ve Polonya’yı dolaşan, yıkıcı ve göçebe enerjilerini şehirden şehre yayan Genet’nin yolculuğundan biraz bahsedelim. Genet, 1949 tarihli kitabı Hırsızın Günlüğü’nde Fransa’dan ayrılışını, dolaştığı ülkeleri, âşık olduğu erkekleri, işlediği ve hayalini kurduğu suçları ve neden suç işlediğini anlatır.

Görkemli bir biçimde doğduğumu sanmasam da, kökenimin belirsizliği onu yorumlamama izin veriyordu. Buna mutsuzluklarımın özelliğini ekliyordum. Ailem tarafından terk edilmiş olduğum için, bu durumu erkeklere karşı duyduğum ilgiyle, bu ilgiyi hırsızlıkla, hırsızlığı da suç işlemek ya da suç işlemekten hoşlanmakla ağırlaştırmak bana zaten doğal geliyordu. Bu yüzden, beni reddetmiş olan bu dünyayı ben de elbette reddettim. En utanç verici durumlara karşı bu neşeli koşuş belki de hâlâ çocukluk imgelemimin duyduğu bu gereksinimden ileri gelmektedir. (a.g.e.: 78)

Genet’nin “neşeli koşuş”u ve bâki kalan çocukluk imgelemi, Benjamin’in yıkıcı olduğu için genç ve neşeli kalabilen figürünü hatırlatır. Genet, kendini reddeden dünyaya ayak uydurmaya çalışmak, var oluşunu onun kurallarına göre yeniden şekillendirmek, aşırılıklarını törpülemek yerine o dünyayı yıkmayı tercih etmiştir. Belirli bir ahlâk anlayışını benimseyen ve herkesi bu anlayışa göre yargılamayı kendine hâk gören bir düşünceye karşı savaş açmış ve suçluların, kendisini, yargıçların ahlâkı üzerine düşünmeye sevk ettiklerini dile getirmiştir. (1994: 17) Yargıçların ahlâkını düşünmeden benimseyen ve kendi de içten içe bu ahlâkın bir parçası olan bir anlayışın karşısında durur. Çağının izlerini süpürmeyi kendine bir görev bilir. Bu temizlik ve yıkıcılığın dayanağı, yok etmeye karşı körü körüne duyulan bir haz değildir; bu yaklaşımla bilhassa amaçlanan, kendine benzemeyenlere yaşama şansı tanımayan bir düzeni olumlamayı reddetmek ve düzeni olumlamayı reddedenlere yol açmaktır. Tıpkı Benjamin’in yıkıcı karakter için dediği gibi, var olanı yıkmasının amacı yıkıntı olsun diye değildir, Genet bu yıkıntıdan geçecek olan yolu açmak ister.

Hiçbir şeyin kalıcı olduğunu kabul etmez yıkıcı karakter. Ama işte bu yüzden her yerde bir takım yollar görür. Başkalarının duvarlar ve dağlarla karşılaştığı yerde de bir yol  görür o. Ancak bir yol gördüğü içindir ki her yerde de engelleri ortadan kaldırmak zorundadır. Her zaman kaba değil, zaman zaman en soylu şiddetle. Her yerde bir yol gördüğü için de kendisi hep yol ağızlarındadır. Zamanın hiçbir ânı sonraki ânın neler getireceğini bilemez. Var olanı yıkıntıya çevirir bu karakter, yıkıntı olsun diye değil, tersine bu yıkıntıdan geçecek yolu açmak için. (Benjamin, 2005: 542)

Yol ağızları ve sözde sınırlar Genet’nin yaşam alanlarıdır. Bir sınırdan diğerine, bu sınırları kâle almadan, geçer. Nasılsa, “sınırı ihlâl etmek için onun mevcut olması gereklidir.” (Maffesoli, 2011: 84) Genet için ise ne kavramlar ne insani değerler ne de ülkeler arasında sınırlar vardır. 1970’te Kara Panterler Genet’yi kendilerine destek vermesi için Amerika’ya çağırdıklarında, Genet kendisine vize verilmemesini bir engel olarak görmez. 60 yaşındayken, tanınan bir yazar olarak yasadışı addedilen yollarla Amerika’ya nasıl gittiyse, 20’li yaşlarında da bir dilenci ve hırsız olarak Avrupa’yı aynı şekilde dolaşmıştır. Sınırlardan genellikle geceleri geçen Genet, gittiği her yerde hırsızlık yaptığını, hapse girdiğini ve bu ülkelerin her birinden kovulduğunu dile getirir. (1997: 83) Bir keresinde Katovice’de (Polonya) hapisten çıktıktan sonra bir parkta durup neler düşündüğünü şöyle yazar:

Gölgeli köşemde çömelip İskender’le Sezar’ın da görmüş oldukları o yıldızlı gökkubbenin altında bulunmak beni şaşırtıyordu, çünkü ben yalnızca bir tembel dilenci ve hırsızdım. Avrupa’yı kendi olanaklarımla dolaştım; bunlar o görkemli olanakların tam tersiydi, ama ben yine de kendim için büyük fatihlerin öykülerindeki kadar değerli ayrıntılarla dolu bir öykü yazıyordum. (1997: 89)

Genet’nin kendi yolculuğunu büyük fatihlerinkiyle kıyaslaması boşuna değildir. Kendi konumu, söz gelimi bir dilenci ve hırsız sıfatıyla, kralların ya da fatihlerin konumunun karşıtı olarak görülebilir. Oysa Genet’ye göre bütün karşıtlıklar muğlaktır. Tam da bu yüzden kendi yolculuğunu ya da alelade bir insanın macerasını, en önde gelen tarihi kişiliklerin fetihleriyle eşdeğer tutar.  Bu tutumuyla, bir yandan belirli bir toplumsallığın görünür olmalarına izin vermediği insanlara görünürlüklerini teslim etmekte, diğer yandan da  “bütün hayranlıkların, nefretlerin ve savaşların boşunalığını traji-komik bir şekilde göstermeye çalışmaktadır.” (Arısan, 1997: 55) Genet yerleşmiş kodların saçmalığını her fırsatta gözler önüne serer. Özellikle oyunlarında iyilik ve kötülük ya da suçluluk ve masumiyet gibi zıtlık ilişkileri üzerinde yapılanan kavramların birbirine dönüşebildiğini göstermiş, kimlikler ve iktidarlar arasındaki sınırları da tanımadığını ortaya koymuştur. Diyalektik kavramların birbirlerinin yerine kullanılabilirliğini vurgulayarak, onların karşıtlık içindeki sunumunu yıkıma uğrattığı söylenebilir. Bu yıkımla Genet, sadece ülkeler arasında değil, kavramlar ve kimlikler arasında da gezinme özgürlüğüne sahip olmuştur.

Genet’nin yazdığı oyunlarda, birbirinin karşısında yer aldığı kabul edilen toplumsallıklar arasındaki çizginin ortadan kalktığına, hatta bu karşıtlıkların içeriğinin değişkenlik gösterdiğine dikkat çeken Mehmet Arısan, “birbirine zıt ve çelişkili bütünler oluşturabilmek için ne ‘sabit’ bir anlam, ne de sabit, birlik ve bütünlük içinde bir toplum vardır.” der. (1997: 44-5) Kutsal olanla suçlu olan birbirinin yerini alabilir nitelikte sunulmaktadır. Tıpkı Genet’nin yazısında hapishaneyle sarayın özdeş yapılar olarak ele alınması gibi. Genet, hapishaneyi ve kraliyet sarayını aynı kefeye koyar. İkisinin de güven verecek biçimde tasarlandıklarını öne sürer. Bu binalar için “neyseler onun en büyük gerçekliğini yansıtırlar, ne olmak istemişlerse odurlar ve o olarak kalmışlardır.” der. Hapishanenin ve sarayın yok oluşlarını hazırlayacak olan, Genet’ye göre tam da bu yapıların kendinden emin duruşları, bu yapıları şekillendiren ciddilik anlayışı ve bu anlayışa atfedilen önemdir.

Toprağın üstünde ve dünyada daha özensizlikle kurulmuş olsalardı belki daha uzun süre kalabilirlerdi, ama onların ciddilikleri beni onlara acıma duymadan bakmaya zorluyor. Temellerinin benim içimde olduklarını kabul ediyorum. Onlar benim en aşırı eğilimlerimin göstergesidirler ve benim o aşındırıcı, bozguncu kafam onları şimdiden yıkmaya çalışıyor. Tüm gücümle kendimi yıkılmış sarayların, altüst edilmiş bahçelerin, yok olmuş görkemli şeylerin gerçek görünüşü olan mutsuz bir yaşamın içine attım. (Genet, 1997: 80)

Benjamin’in “yıkıcı karakter”i ya da başka bir deyişle Genet’nin “bozguncu kafa”sı için bu kendinden emin yapıların yıkımı belirli bir toplumsal anlayışın yıkımına tekabül eder.  Söz konusu olan, bu yapıların temsil ettiği iktidar anlayışının yıkımıdır. Daha önce de bahsedildiği üzere bu mimari ve toplumsal yıkım, “yer açma”ya hizmet edecektir. Bu yapılar ister asaletin, ister kutsallığın, isterse de suçun simgesi olsun, hiç fark etmez; önemli olan dolaşım alanıdır, birbirine benzemeyen tekil var oluşların özgürce gezinebilecekleri yollar açmaktır.

Genet bu kendinden emin yapıları “aşırı eğilimlerinin göstergesi” olarak görür. Buna göre hapishane Genet’nin suç sayılan edimlerine karşılık ikamet etmeye lâyık görüldüğü bir mekânsa, saray da iktidarın aşırılığına ev sahipliği yapan yerdir. İktidar ve suç, mimari olarak benzer ihtişamlı yapılar içine yerleştirilir ve ikisi arasında paralellik kurulur. Buna göre ikisi de aynı yapılanmanın ürünüdür. Bu görüş Genet’nin oyunlarına biçimsel açıdan da yansımaktadır. Zenciler’de olsun Paravanlar’da olsun, iktidar figürlerinin kostümlerinin aşırılığı, komikliği ve deforme edilişi, bu figürlere atfedilen toplumsal rollerin de deforme edilişidir. Arısan bu anlatımı “tahrifat estetiği” olarak nitelendirir ve oyunlardaki biçimsel yansımalarını şöyle örneklendirir:

Bu iki zıt kutup arasındaki sınırın kalkması, randevu evi mi saray mı belli olmayan bir yer, “içerisi” ve “dışarısı” arasındaki sınırın belirsizliği, kostümlerine küçük gelen, ayaklarında paten oraya buraya kayan kimlikleri belirsiz biçimsiz insanlar, öznesi ve nesnesi ortada olmayan bir iktidar savaşı, oyundaki temel vurguları oluştururlar. (1997: 55)

Genet karşıtlıklar arasında sürekli bir salınım halindedir. Bir söyleşide, “acaba görkemli mutsuzluklar içinde miydim, yoksa iğrençliğim, çok güzel, hayran olunacak bir şey miydi, şimdi bilmiyorum.” der. Zıt olduğu düşünülen iki durum birbirinin içine öylesine geçmiştir ki, ayırt etmek mümkün olmaz. Hatta biri olmadan diğerinin olamayacağı bile öne sürülebilir. Öte yandan Genet kendi mutsuzluğunun zaten bilincindedir. Onun için önemli olan kendi mutsuzluğuna değil “insanlığı oluşturan mutsuzluğa kafa tutmayı sağlayacak bir gücü” tanımaktır. (1997: 99) Cezayirlilerin, Filistinlilerin ya da Kara Panterler’in siyasi mücadelelerine dâhil olmasının hareket noktalarından biri de budur. Filistinli bir entelektüel olarak Edward Said, Genet’nin Filistinlerin mücadelesine dâhil olmasını ve bu tutumun bir tür şarkiyatçılık içerip içermediğini şöyle değerlendirir:

Genet’nin Araplara yaklaşımını belirleyen tek şey onlara duyduğu sevgi olmadığı için, Araplar ile birlikteyken ya da onlar hakkında yazarken özel bir konum edinmeye çalışmaz. Diğer yandan yerlileşmez, neyse o olarak kalır. (…) Arapların mekânına, egzotizmi araştırmaya gelmiş biri olarak değil Arapları zevk aldığı ve kendini rahat hissettiği bir gerçekliği ve bugünü olan kişiler gibi gören biri olarak girmiş ve bu mekânda öyle yaşamıştır. (Said, 2008: 95-6)

Said’e göre Genet’nin Filistinlilerle kurduğu bu ilişkinin “sessiz ama kahramanca bir yıkıcılığı” bulunmaktadır. (a.g.e.: 96) Sessizdir çünkü kimse adına konuşmaz. Her hareketin kendi adına konuşmasına hizmet etmek için oradadır. Genet için öncelikli olan, konuşarak ya da yazarak kendi sesini duyurmak değildir. Hatta edebi bir yapıt ortaya koyma düşüncesine bile sıcak bakmadığını dile getirir. Öte yandan yazdıklarına baktığında, “içlerinde, aşağılık olarak kabul edilen varlıkları, nesneleri, duyguları yeniden saygınlıklarına kavuşturmak için sabırla sürdürülmüş bir istek” görür. Hakkında yazdığı insanlarla, ibnelerle, suçlularla ya da Filistinli direnişçilerle ilgili olarak “Onlar için özür dilemeye çalışmadım, onları aklamaya çalışmadım. Onların Ad’ın saygınlığına hakları olsun istedim.” demesi de bundandır.  (1997: 96) Bu “sessiz ama kahramanca” yıkıcılık meşru görülen şiddete karşı devrimci enerjileri takip eden bir yıkıcılıktır ve ancak herhangi bir devrimci mücadele hareket hâlinde olmaya devam ettiği sürece ona destek olmayı sürdüreceğinin de bir ifadesidir. Bu doğrultuda Genet, Filistinlilerin kurumsallaştıkları gün artık onlarla olmayacağını açıklıkla ifade etmiştir. (1994: 163, 170-1) Zira Benjamin’in de belirttiği üzere “Düşünü kurduğu hiçbir örnek yoktur yıkıcı karakterin. Gereksindiği şeyler de azdır, hele en az ihtiyaç duyduğu şey: Bilmektir, yıkılanın yerine neyin geleceğini bilmek.” (2005: 541) Genet’nin asıl ilgilendiği siyasi bir mücadelenin neye dönüşeceği ya da nasıl nihayete ereceği değildir, yola devam etmesi, direnme mekanizmalarını yenilemesidir. Yoksa nasıl bir sistem olursa olsun, siyasi bir sistem onu asla memnun edemez. (1994: 190) Zira siyasi bir sistem kendi üzerine kapanacak, kendi içinde kilitlenecek, kendi değerlerini üretip dayatacak, kendi güvenli yapılarını inşa edecek ve devinim hâlindeki yıkıcı var oluşların dolaşımına imkân tanımayacaktır.

Genet, yıkımı güzelliklerin habercisi olarak görür. Hırsızın Günlüğü’nde, ibneleri “namuslu insanların bilincinde bitki gibi yaşayıp giden solgun ve alaca bulaca insanlar” olarak tarif eder. Gündüz vakti uluorta gezinip kendilerini görünür kılmaları uygun görülmediğinden güneş ışığından mahrum kalırlar. “Ama böyle karanlık yerlere çekilerek” der Genet, “yeni güzelliklerin habercisi en ilginç yıkımlara neden olurlar.” (1997: 90) Genet’nin kucaklayan yıkıcılığı bir diğerinin sapıklık olarak gördüğü bir davranışa “İğrenç, pis ve çirkinleri sevmek olanağı veren ne hayran olunacak, ne tatlı ve iyi dilekli sapıklık!” diyecek kadar sevgi doludur. (1997: 81) Kendine başka eylem alanlarında, devrimci mücadelelerde, yer açmak için yazma edimini terk ederken ise şunları söyler:

Sizin hor gördüğünüzü güzelleştirerek, yüreğimi altüst edecek bir şeye büyüleyici çok güzel bir ad vermekte toplanan bu oyundan bıkan zihnim, herhangi bir niteleyici sözcüğü reddediyor; canlı ve cansız varlıkların tümünü birbirlerine karıştırmadan, aynı çıplaklıkları içinde kabul ediyor, ardından bunları giydirmeyi reddediyor. Böylece artık yazmak istemiyorum. Harflerden elimi eteğimi çekiyorum. (1997: 97)

Okuyanı, var olmanın, sevmenin, insan olmanın olanaklarını yeniden değerlendirmeye sevk eden yıkıcı fikirlerdir Genet’nin fikirleri. Bu fikirler üzerine daha rahat düşünebilmek ve Genet’nin yollar açan yıkıcılığını ve göçebeliğini anlamak için onun kötülük anlayışına, ona yakıştırılan azizlik unvanına değinmek uygun olacaktır.

Kötülük ve Azizlik

Genet, Sartre’ın kendisine atfettiği “azizlik” mertebesini nasıl karşılamıştır? Edward Said’in aktardığı kadarıyla bu konuda pek de rahatsız olmamış, “adam benden bir aziz çıkarmak istiyorsa çıkarsın, benim için bir mahzuru yok.” demiştir. (2008: 93)  Öte yandan kuralları koyan olduğu noktada Sartre’a karşı sert bir tepki göstermeyi de ihmal etmemiştir. Genet, kendi hakkında yazılan Aziz Genet adlı kitabı okuduğunda bir tiksinti duyduğunu ifade eder, çünkü kendini “çıplak ve başka biri tarafından soyulmuş” olarak görür. (1994: 23) Kendi kendine azizliği üstlenmesi başka bir şey, Sartre’ın ona “Aziz Genet” demesi bambaşka bir şeydir. Bunun yanı sıra Sartre, Genet’ye karşı takındığı olumlayıcı tavrı tüketim toplumunu yerip üretim toplumunu övmek için kullanmıştır. (Bataille, 1997:162) Yine de Genet, Arısan’ın da belirttiği gibi, azizliği de tahrif etmiş ve bu mertebenin temsil ettiği iyilikten ve ahlâktan onu arındırmıştır.

Genet, basitçe tekrarlanamayacak olanı ve belirli normları oldukça aşanı bambaşka bir estetikle, bir tahrifat estetiği ile resmetme cesaretini göstermiştir ve eğer bir “aziz” ve/ya “şehit” olarak kabul ediliyorsa, bunun tek sebebi ona atfedilen bu mertebeleri dahi tahrif edecek kadar alaycı ve cesaretli olabilmesidir. (Arısan, 1997: 57)

Genet üzerine yazılanlar arasında en hatırı sayılır metinlerden biri şüphesiz ki Bataille’ın Edebiyat ve Kötülük adlı çalışmasında Genet’ye ayırdığı bölümdür. Bu bölümde Bataille bir yandan Sartre’ın Aziz Genet adlı 600 sayfalık metnini eleştirirken diğer yandan da Genet minvalinde kötülük, azizlik, egemenlik, egemen dil ve iletişim gibi konuları gündeme alır. Sartre’ın kitabına da adını veren aziz olma hâlinin bir ters gösterime işaret ettiğini öne sürer. Bizi “aziz kelimesinin ‘kutsal’ anlamına geldiğini; kutsalın yasak, şiddet, tehlike olduğunu ve ona dokunmanın bile yok olmaya yettiğini hiçbir zaman akıldan çıkarmamalıyız” diyerek uyarır. (Bataille, 1997: 148) Bataille’a göre kötülük tam da budur zaten. “Genet azizlikle ilgili ters bir gösterim tasarladığını bilmekle birlikte, bunun hakikate çok daha uygun olduğunu düşünür: Karşıtların birbirine zarar verdiği ve birleştiği alandır burası.” (a.g.e. 148) Peki bu alan nasıl bir alandır? Bir arabölge midir? Hâkim dilin dışında kalmak için dâhil olunan ayrık, özerk bir bölge midir? Yoksa egemenliğin bizzat kendi alanında açılan bir gedik midir? Bu birleşme alanının egemenliğin alanından tamamıyla sıyrıldığı söylenemese de bu alanın içinde yaratılacak istisnai bir bölge olduğu varsayılabilir. Yeryüzüne ait sayılmayan şeyi yeryüzüne taşır. Bu anlamda da yine bir sınır ihlâlidir. “Zarar verme ve birleşmeden doğan hareket tek başına bize hakikati sunabilir. En derin azizlik anlayışı Genet’ninkidir: Çünkü o, yeryüzüne Kötülüğü, ‘kutsal’ı, yasağı getirir.”(a.g.e. 148) Dâhil edilmeyeni dâhil eder, onu bağlamından koparır, saptırır ve başka bir bağlama taşır. Azizlik bir anlamda insan olmayı reddetmektir. Kutsalı kendi alanına taşımak, kendini de kutsalın alanına taşımaktır. Halil Turhanlı da, “Genet’ci anlamda bir azizlik mertebesi”nin, “değerlere karşı olmanın kutsallığı”na işaret ettiğine dikkat çeker:

Aziz, sonuçta bir kurban değil. O, büyük bir ihtimalle çarmıhta sonlanacak bir mücadele boyunca ruhunu ve bedenini ortaya koyan kişi. (…) Ezilenlerin yenilgilerle dolu tarihinde direnişlerin pek de öylesine kolaylıkla kırılmadığını göstermek ve onca yenilgiye, kıyıma rağmen umudu canlı tutabilmek açısından azizlere ihtiyacımız var. (2005)

Dünyevi kötülükle kutsal azizlik nasıl olur da birleşebilir? Genet, azizle suçluyu yalnızlıkta birleştirir ve der ki, “azizlik korkutur, toplumla aziz arasında görünür bir uyuşma yoktur.” (1994: 22) Genet’nin birlikle, beraberlikle, dayanışmayla, uyuşmayla işi olmadığını, bozguncu ve yıkıcı bir karakter olduğunu söylemiştik. Toplum tarafından itilmiş ve dışlanmış kim varsa, ister mülteci ister suçlu ister aziz olsun, onu kucaklamaya hazırdır Genet. Bunu da, “Dünyada Kötülüğü kınayan her toplum gibi, son derece güçlü bir şekilde örgütlenmiş bir topluma karşı gelmeyi kafasına koyan o yalnız adam, (…) onun yanındayım.” diyerek ifade eder. (a.g.e., 15)

Öyleyse Genet’nin kötülüğü nasıl bir kötülüktür? Kötülüğü kucaklamak ne demektir? “Kötülüğü o şekilde yaşayacaksınız ki iyiliği simgeleyen toplumsal güçler sizi ele geçirmesin” demektir bu. (a.g.e., 15) Genet ele geçirilmemek için elinden geleni yapar. “Teslimiyet duygusunun sıkıntısı”ndan (a.g.e. 17) kaçar, “lanetlenip kovulmaktan” hoşlanır, (a.g.e. 16) “ölümü, cezayı, yıkımı sever.” (Bataille, 1997: 149) İtaat etmez, boyun eğmez, ulaşılabilirliğini ortadan kaldırır. Yazdıklarını okuduğunuz sürece siz de barındığınızı sandığınız yerlerden yurtlardan olabilirsiniz. Genet kimseye güvenli bir cennet vaat etmez. Onun vaat ettiği şey kötülüktür, asla iyiliğe sığınmaz. Hırsızlığını, “ben hiçbir zaman bir insanı soymadım, bir işlevi soydum. İşlev de umurumda değil.” (1994: 25) diyerek anlatır. Ayrıca yalnız bir hırsız olarak mutlaka başarısız olmalıdır ve hırsızlığı gizli kapaklı değil alenen gerçekleştirilen bir eylemdir. Gizli dolandırıcılıklara başvurup büyük vurgunlar yapanlar ona göre “ya adli görevliler, eski şefler veya mevcut şeflerdir, ya da toplumsal kuruluşların suç ortaklarıdır.” (a.g.e., 14) Genet, içinde yaşadığı mülkiyet anlayışında hırsız, hâkim olan iyilik anlayışında ise kötüdür. İnsanın aldığı mevcut konumda insanlığı reddeder ve “aziz” olur. Burjuva ahlâkının hüküm sürdüğü bir toplumda ahlâkı reddeder. Benjamin, “kötülük kültünün, her türlü ahlâkçı sanat merakına karşı, ne kadar romantik olursa olsun ayrıştıran, arındırıcı bir politik aygıt olduğu”nun keşfedileceğini söyler.[4] (1993: 163) Bu keşfin Genet tarafından farkına varıldığı ileri sürülebilir. Bir politik aygıt olarak kötülük kültü, ahlâki mekanizmalar tarafından zapturapt altına alınan insan edimini iktidara karşı tutum geliştirmeye yönlendirebilir.

Şiirsel söz, kendini yalnızca düzenli oyuna indirgemekten vazgeçerek, aykırı davranışı defetmek için okunan bir dua olmayı bırakıp bizzat kendisi aykırı davranış yanlısı haline geldiğine göre, kültüre genelleştirilmiş bir yapısalcılığın açıklamakta zorlandığı bir tarih ve yıkıcılık boyutu girmiştir. (Starobinski, 2010: 33)

Genet’nin şiirsel sözü “aykırı davranışı defetmek için okunan bir dua” olmak şöyle dursun, bizzat aykırı davranışın duası olarak okunabilir. Aykırı davranışın duasını okuyan bir aziz olarak Genet bu anlamda yıkıcıdır. Öte yandan Sontag, Genet’nin yanlısı olduğu aykırı davranışı savunamayacağını iddia eder, çünkü “bir sanat yapıtı, sanat yapıtı olduğu sürece -sanatçının kişisel amaçları ne olursa olsun- hiçbir şeyi savunamaz.” (Sontag, 1991: 32) Sontag şöyle devam eder:

Yazdıklarına bakıldığında Genet bizden acımasızlığı, alçaklığı, ahlâksızlığı ve cinayeti onaylamamızı istiyormuş gibi görünebilir. Ama bir sanat yapıtı oluşturduğu sürece Genet hiçbir şeyi savunmakta değildir. Yaşantılarını kaydetmekte, yutup öğütmekte, dönüştürmektedir. Öyle ki Genet’nin kitaplarında bu sürecin kendisi onun açıkça ortada olan konusudur; kitapları yalnızca birer sanat yapıtı değil, sanat hakkında yapıtlardır da. Bununla birlikte bu süreç sanatçının gösterdiklerinin önüne çıkmadığı zamanlarda bile, dikkatimizi çeken şey gene o olur; yaşantının süreçten geçirilişi olur. Genet’nin kişilerinin gerçek yaşamda bizi iğrendirmeleri hiç önemli değildir. Genet’nin ilgilendiği şey, imgeleminin taşıdığı dinginlik ve zekayla konusunun/öznenin ortadan kaldırılıp yok ediliş tarzıdır. (a.g.e., 32)

Bu pasaja göre, Genet neyi savunursa savunsun yazdıkları bildiri değil de şiirsel söz olduğu sürece, etiğin değil estetiğin alanında değerlendirilmelidir denebilir. Mühim olan onun kurguladığı dünyayı bize nasıl taşıdığıdır.

Genet’nin Fransa Kavramıyla İlişkisi

Genet’nin edebiyat ve dil ile kurduğu ilişkinin Fransızca üzerinden gerçekleşmesi, değinilmesi gereken bir konudur. Hayatı boyunca Fransa kavramıyla savaş hâlinde olduğu düşünülecek olursa, Kafka ya da Beckett örneklerinde görüldüğü üzere[5],  Genet’nin de anadili olduğu varsayılan bu dilin dışında, başka bir dilde yazmayı tercih etmesi beklenebilir. Oysa Genet bilhassa Fransızca yazmayı amaçlamıştır. Avrupa şehirlerinde yıllar süren bir göçebeliğin ardından Fransa’ya geri dönüşünü, “Az çok önemli hırsızlıklar yaparak dünyayı dolaşmak da beni çekiyordu. Fransa’yı bir derinlik kaygısıyla seçtim.” diyerek anlatır. Bu seçimin sebebi kafasındakileri rahatça ifade edebileceği “bir dil kütlesini kazmaya, delmeye” ihtiyaç hissetmesidir. Fransızca aşındırılacak ve üzerinde gedikler açılacak “bir dil kütlesi”dir onun için. “Belki kendimi kendi dilimde suçlamak istiyordum.” der Genet. (1997: 101) Suç işlediği dilin yasalarıyla yargılanmayı ve aynı dilin içinde suçlanmayı, aklanmayı ya da o dilin kendisi için aklanmasına müsaade etmemeyi seçtiği öne sürülebilir. Bu bağlamda Genet, Fransızca’yı mümkün olduğu kadar iyi kullanmak ister. Sadece en iyi bildiği dil olduğu için değil aynı zamanda Fransızca mahkûm edilmiş olduğu için de. “Beni mahkûm eden mahkemeler kararlarını Fransızca verdiler.” diyen Genet’nin Fransız dilini kendini mahkûm edenlerden daha güzel kullanması demek, aynı zamanda onlara daha üst bir seviyeden karşılık vermesi de demektir. (Gürbilek, 1999: 37) Üstelik seçtiği dil, argo ya da minör yapıda kurgulanmış bir Fransızca değil, “kabul edilen hâliyle Fransızca”dır. Bunun nedenini ise şu şekilde açıklar: “Bu kadar ayrıksı, bu kadar özel şeyleri söylemeden önce, bunları ancak egemen sınıfça bilinen bir dilde söyleyebilirdim, ‘işkencecim’ dediğim kişiler beni işitmeliydiler.” Böylece Genet, işkencecisi olarak gördüğü Fransız hükümetine ve yargıçlarına “kendi dillerinde saldırmak” gerekliliğini ortaya koyar. (1994: 193)

Said, Genet’nin Fransa’ya karşı duyduğu öfke ve düşmanlığın nedenlerinin onun kişisel tarihinde aranması gerektiğini söyler. Genet’nin Fransa aleyhinde yazdıkları, Paravanlar[6] örneğinde olduğu gibi, hem kendini mahkûm eden bir hükümete yönelik bir saldırıdır, hem de “başka bir düzeyde” der Said “Fransa, bir kere başarıya ulaşmış bütün toplumsal hareketlerin doğal olarak güçlendirdiği otoriteyi temsil eder.” (2008: 96) Paravanlar,Said’e göre yalnızca Fransız kimliğini değil, kimlik kavramının kendisinin parçalara ayrılması, tahrip edilmesidir. Genet’nin daha sonra kaleme aldığı ve Kara Panterler ve Filistinliler beraberken yaşadığı deneyimleri aktardığı, 1986’da yayımlanan Sevdalı Tutsak adlı metni Said’e göre “Genet’nin her zaman kimlik ve ifade için bir güç olmaktan çıkıp ihlâlci, yıkıcı ve belki de kasten kötü bir ihanet tarzına dönüştürmek istediği dil ile ilgilidir.” (2008: 99) Kimlik insana dayatılmış ve insanın da kendine dayattığı bir güç(lük)tür. Kimlik aracılığıyla toplumlar birbirini sömürür, insanlar dışlanır ya da otorite sahibi olmaya hak kazanır. Genet için tek bir kimliğe bağlanmak, atfedilen bir rolün içinde sabitlenmek kabul edilemez. Kimliğe karşı direnmek gerekir. Said, Genet’yi “kimlik kimlik dolaşan bir gezgin” olarak tarif eder. Bir devrimci davadan diğerine doğru seyahat eden bir göçebedir Genet. Önemli olan bu davanın da kendisi gibi hareket hâlinde olması, mücadeleyi sürdürmesidir. Mücadele nihayete erdiğinde ve mücadele eden topluluklar kurumsallaşmaya yüz tuttuğunda Genet’nin o davayı terk etmeyi seçtiğinden daha önce de bahsetmiştik. Kemikleşmeye meyilli bir yapı içerisinde kalması – ilgili yapı her ne olursa olsun – söz konusu değildir. “Genet’nin dayanışmasının hayati edimlerinden biri; varoluşu sürekli ve yoğun bir mücadele gerektiren diğer kimliklerle seve seve özdeşleşmesi olarak anlaşılır ve anlaşılmalıdır.”(a.g.e.: 101)

Kendini hiçbir yerin yurttaşı olarak görmez Genet. (1994: 198) Öncelikle “Fransa kavramı tarafından” ezilmiştir. Bunun doğal bir sonucu olarak da kendi mücadelelerine destek vermelerini isteyen “ayaklanmış halklara” yönelmiştir. (a.g.e.: 154) “Elbette ki, isyan eden halklardan yana oldum.” der Genet, “Ama bunu çok doğal olarak yaptım çünkü ben de tüm toplumu yeniden tartışma konusu yapmak ihtiyacındayım.” (a.g.e.: 153) Toplumu yeniden tartışma konusu yapma ihtiyacı, destek verdiği birbirinden farklı siyasi hareketlerin  Genet için neye tekabül ettiğine işaret eder. Söz gelimi, Filistinlilerin direnişine destek vermesi için Arap olması ya da Kara Panterler’e destek vermesi için zenci olması şart değildir. Zira onlarla kurduğu ortaklık, etnik köken ya da kimlik üzerinden işlemez. Cezayirlilerle kurduğu ortaklık da yalnızca Fransa kavramı tarafından ezilmenin müşterek duygusuna indirgenemez. Bu noktada ezici kavramın illa ki Fransa olması gerekmez, İsrail ya da Amerika olması da fark etmez. Önemli olan yıkıcı karaktere sahip çıkmak ve daha önce de belirttiğimiz gibi yer açmaktır. Nefes al(dır)mak ister Genet. Bunun için siyasi hareketleri kendine mâl etmeye ihtiyaç duymaz ya da entelektüelin siyasi işlevini ezilenlerin sesini duyurmak zannedip görev bilinciyle yola çıkmaz.[7] Genet, “başkaları adına konuşmayı kendine iş edinmiş insanlar”dan değildir.[8] 1 Mayıs 1970’te Yale Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmada kendini Kara Panterler’den ayırdığı noktayı şu şekilde ifade eder:

Burada ve başka yerde yaşama biçimim bir devrimcinin değil bir serserinin yaşama biçimi, âdetlerim bile yadırgatıcı, öyle ki bu ülkeye demir atmış, alışkanlıkları göçebelik olmayan, yasal denen yollarla ve gerçek silahlarla kendini koruyan Black Panther Party adına konuşurken çok dikkat etmeliyim. (1994: 40)

Göstermek istediği bu dikkatin sebebi hareketi ve mücadelecilerini korumaktır. Kara Panterler’le arasında bir temsiliyet ilişkisi söz konusu bile değildir; yine de söyleyeceği her sözün, hareketin kendisine mâl edileceğinin farkındadır. Bir başka söyleşide Genet, kendini Kara Panterler’e yakın hissetme sebebinin onların “Beyaz dünyaya yönelttikleri kin” olduğunu dile getirir. Onların bir toplumu yok etme ve parçalama kaygılarından etkilendiğini ifade eden Genet, “çok gençken benim de böyle bir kaygım vardı ama onu tek başıma değiştiremezdim. Onu ancak biraz bozabilir, biraz yoldan çıkartabilirdim.” der. (1994: 50) Bu noktada dil önemli bir rol oynar. Genet dünyayı yoldan çıkarmayı “soylu” Fransız dilini bozmakla denediğini anlatır.

Genet’nin, devrimci yerine ‘serseri’, ‘aylak’ ya da “göçebe” terimlerini tercih etmiş olması, üzerinde durmaya değer bir meseledir. Devrimci idealler sabit kalabilir ya da bu idealler gerçeğe dönüştürüldüklerinde devrimci olma özelliklerini yitirebilirler. Ancak Genet hareketliliği yitirme riskini asla göze almaz. Bu yüzden de herhangi bir hareketin bağlayıcılığına saplanıp kalamaz. Kendini devrimcilerle aynı kefeye koymaktan imtina eder. Genet’nin destek verdiği siyasi mücadeleler bir serserinin, göçebenin, aylağın yaşamındaki uğrak noktaları olarak görülebilir. Otoriteye karşı direnişin bir odağından diğerine süren bir yolculuktur bu. Yıkıcı yolcunun uğrak yerlerinden biri de hapishane olacaktır. Hakiki mahpuslar, Genet’ye göre, topluma dâhil olmak için suç işleyenler değil, “bu toplumdan nefret ettikleri için, her hâlükârda canları sıkıldığı için hapishaneye gidenlerdir.” (1994: 186) Genet hakiki mahpusları tanımlarken Baudlaire’in bir dizesini hatırlatır: “Hakiki gezginler gitmek için gidenlerdir.” Baudlaire’in Paris’i, flâneur’ün, kentli aylağın mekânıdır. Baudlaire için Paris sokakları ötekiyle karşılaşma demektir. Benliği öteki benliklerle karşılaşma anlarında çözülür, dağılır ve sonra tekrar bütünleşir, yoğunlaşır. Pasajları temaşa ederek dolaşan flâneur imgesi, “sokaklarda dolaşan diğer kişilerin anonim hayatlarına sinsice nüfuz eden bir tiptir.” (Holmes, 2009) Flâneur Baudlaire’e, Kassovitz’in 1995 yapımı La Haine (Nefret) adlı filminde rastlarız. Üç serserinin 24 saat boyunca polisten sakınmak için kenti arşınlamalarına şahit olduğumuz bu filmin sonlarına doğru, Paris sokaklarının birinde, bir duvarda beliriverir Baudlaire’in resmi. 1980’lerin sonunda, yaşadıkları bölgedeki mutenalaştırma çalışmaları nedeniyle polisle çatışma hâlinde olan banliyö sakinlerinden Said, Vince ve Hubert, tabiri caizse bir baltaya sap olamamış, güvencesiz yaşayan ve şimdi iskân politikaları nedeniyle yaşadıkları yerden de sürülecek olan üç gençtir. Fransa’da azınlık olmanın (Said, Arap; Vince, Yahudi; Hubert, zencidir), işçi ya da işsiz olmanın, itilip kakılmanın “sefasını” sürmektedirler. Otoriteye karşı verdikleri mücadele, bütün bir gün ve gece boyunca polise karşı geliştirdikleri manevra yetenekleriyle ifade edilir. Filmi Certeau’nun hâkim stratejiye karşı geliştirilen gündelik taktikler teorisi üzerinden inceleyen Rudosky’nin değerlendirmesine yer vermek gerekirse, yürüme metaforu direnişi simgelemektedir.

Tuhaf bir ülkedeki gezgin(ler) gibi La Haine’deki bu üç genç adam da asla durup dinlenemez. Film boyunca ve sürekli olarak polis, bu üçlüyü gittiği her yerden kovar, ve böylece, sonsuza kadar, varsayılan bir sonraki sığınağa doğru yürümeye zorlanırlar. (…) Certeau, “yürümek bir yerden yoksun olmaktır” der, bu yüzden, ‘uygarlaşmış’ bir toplumda bir yerden yoksun olmak aylak –göçebe– olmaktır. (Rudosky, 2005)

Aylaklarımız, banliyö bölgesini yürüyerek katederler, istasyona gelirler, trene binip şehir merkezine giderler ve orada da yürümeye başlarlar. Gelip geçtikleri Paris sokakları hem onlarındır hem de hiç onların olmamış gibidir. Filmde birkaç kere görünen afişte de yazdığı gibi: “Dünya sizindir.” Dünya, özgürce dolaşan aylağındır elbette, öte yandan onun olmasına bir türlü izin verilmemiştir. Maffesoli, “aylağı, yoldan çıkanı, marjinali, yabancıyı kapatma” çabasından dem vurur, daha sonra da onu “evcilleştirmeye, maceradan mahrum bıraktığımız niteliksiz insana bir ikamet kazandırmaya uğraşıyoruz.”der. (2011: 88) Bu uğraşın sebebi, aylaklığın, yıkımı ve tehlikeyi çağrıştırması olabilir. Aylak, üretici düzen tarafından kullanılabilir olan potansiyelini harcayandır. Düzene entegre olmayı reddettiği sürece de tehlike arz edecektir. Deli veya hasta kisvesi altında ya da herhangi bir şekilde verimsiz ya da işe yaramaz kabul edilmediği sürece özgürlüğü seçmesi ya da toplumun dışında yer almak istemesi mazur görülmeyecektir. Kendi iradesiyle, aklı başında ve sağlıklı hâliyle bu yola sapanlara müsamaha gösterilemez. “Bu şekilde yaşamayı deneyenlerin” der Uhlmann, yani “hâlâ bizim aramızda yaşarken toplumumuzdan böyle bir mesafeyi elde etmiş insanların en belirgin özelliği, onlara serseri ya da aylak denmesidir.” Aylaklığın açıkça suç kapsamına alınmış olduğunu hatırlatan Uhlmann, “Foucault, toplum dışında tehlikeli şekilde ve böylece kanuna aykırı olarak yaşadıkları görülen aylakları hapsetmenin bir aracı olarak özellikle yasalaşmış sayısız kanun örneği sıralar.” diye de ekler.[9] (2005) Aylak yasal bir şekilde kapatılamıyorsa ıslah etmenin başka yolları bulunacaktır. La Haine’de olduğu gibi sürekli kovalanacak, otoriteyle çatışıp suç işlemesi, yakalanması ve cezalandırılması için uğraşılacaktır.

Vince’in, Hubert’in, Said’in Fransa’sı Genet’nin Fransa’sıdır. Onları dışlayan, aylaklığını ve yıkıcı karakterini cezalandırmak için elinden geleni yapan bir Fransa. 68 Mayısı’nda işçi ve öğrencilerle birlikte hareket eden Genet, yalnızca bu süre boyunca Fransa’dan nefret etmediğini ve karşısında “milliyetçilikten kurtulmuş”, zarif denebilecek “gülümseyen bir dünya” gördüğünü anlatır. (1994: 37) Çünkü Genet’nin Fransa’sı bir tek o zaman, otoriteyi temsil eden dar kılığından sıyrılmış, bozguncu düşüncelere yer açmış, duvarları yıkıp yollara geçit verebilmiştir.

İstisna Olma Hâli

Buraya kadar gördük ki Genet, “öteki” olmaktan kaçmamış, öteki olma hâlini adeta kucaklamıştır. İktidarın ötekileştirdiği başkalarıyla buluşmaya mütemadiyen müsait olmuştur. Tanımadığı insanlara ve aşina olmadığı olaylara karşı alerjik reaksiyon gösterenlerden değildir. Onu “toplumun dışında bırakacak edimleri tanımayı”[10] değil,  egemen bir kimliğe dönüştürecek sıfatları taşımayı (verili özelliklerinin buna imkân sağladığı düşünülürse, Avrupalı beyaz erkek olmayı) reddeder. Kendini tasvir ederken kullandığı “piç, hırsız, hain, alçak” gibi sıfatlar ise, onun kendini içerde değil dışarıda konumlandırmak istediğini gösterir. Toplumun dışında kalmak kendi seçimi olduğundan, hayatı boyunca, ne çocukluğuyla ilgili ne de bir suçlu olarak yaşamıyla ilgili bir mağduriyeti ya da maruz kalma durumunu kabul etmediği gibi yazılarında da mağduriyet hissettirmez. Yalnızlıktan çıkmak için yazmadığını belirten Jean Genet, aksine onu daha da yalnız kılan şeyler yazdığını söyler. (a.g.e.: 20) Yazmasının derinde yatan sebeplerini bilmediğini öne süren Genet, belki de Deleuze’ün bahsettiği “yeni görü”nün peşindedir ve hastalığın insanla karıştığı dünyadan, edebiyatın sağlığına yönelmiştir. Genet’nin travmadan çıkmak için yazmadığını anlamak için Deleuze’ün edebiyatın “bir sağlık girişimi” olarak ortaya çıkmasıyla ilgili söylediklerine başvurmak uygun olabilir:

Kişi kendi nevrozlarıyla yazmaz. Nevroz, psikoz; bunlar, yaşam geçişleri olmaktansa, süreç kesintiye uğradığında, engellendiğinde, tıkandığında içine düşülen durumlardır. Hastalık bir süreç değil, ‘Nietzsche Örneği’nde olduğu gibi, sürecin durmasıdır. Bu haliyle yazar da hasta değil, daha ziyade hekimdir, kendisinin ve dünyanın doktorudur. Dünya, hastalığın insanla karıştığı belirtiler bütünüdür. Bu durumda, edebiyat bir sağlık girişimi olarak ortaya çıkar. (…) Yazar görüp duyduklarından, gözleri kızarmış, kulakzarı delinmiş bir halde döner. Hangi sağlık insan tarafından ve insanın içinde, organizmalar ve türler tarafından ve onların içinde hapsedildiği her yerde yaşamı özgürleştirmeye yetebilir? Sürdürdüğü kadarıyla Spinoza’nın, geçişe açılan, yeni bir görünün sonuna kadar belirtisi olan sağlıksızlığı. (2007: 12)

Genet’nin “sağlıklı” olmayı bir kenara bırakıp yaşamı özgürleştirmeyi tercih ettiği öne sürülebilir. Deleuze aynı zamanda, yazmanın “anılarını, yolculuklarını, aşklarını ve yaslarını, düşlerini ve fantazmalarını anlatmak” olmadığını ekler. (a.g.e.: 11) Bu minvalde, Hırsızın Günlüğü’nü de bir iç döküş metni olarak değerlendirmek haksızlık olacaktır. Genet, günlüğünde aşklarını, suçlarını, seviştiği polisleri, suçluları, eşcinselleri anlattığı salgı dolu, şiddet dolu, kötülüğün kutsandığı bir dünyaya götürür bizi. Bu dünya, çoğumuzun içinden geçmeye cesaret edemediği, belki de içimizi dışımıza çıkaracak, hiç yaşayamayacağımız göçebelik hâllerinin, sokakların, yersizyurtsuzlukların dünyasıdır. Onun kitaplarında suçlularla, fahişelerle, Foucault’nun tarihlerini yazma işine giriştiği, normun dışında kalan, ya kapatılan ya da toplum dışına çıkarılan insanlarla karşılaşırız. Genet “dışarıdakileri” hem yaşamına hem yazınına misafir eder. Onların kendine sirayet etmelerine izin verir, kendi de onların yaşamına sirayet etme koşulları hazırlar. Kuralı değil istisnayı seçmiştir. İstisnayı yaşayanlar her neredeyse onlara doğru gider. Kendi kendine, uğradıkları adaletsizlikler onları göçebe bir halk konumuna düşürmeseydi Filistinlileri yine bu kadar çok sevip sevmeyeceğini sorar. (Genet, 1994:137) Onu Filistinlilere çeken tam da dışarıda tutulma, yersizyurtsuzlaşma hâlleridir. İstisna, dışarıda olma konumu muhafaza edilen, böylece içerinin de içeride tutulmasına işaret eden bir anlam taşır. Agamben, istisnanın bir tür dışlama olduğunu söyler. “Genel kuraldan dışlanan şey, münferit/tekil bir durumdur.” Genet’nin tekilliği, kendi kurallarını koyma arzusu aynı zamanda bir “askıda olma hâli”dir. Bu durumda istisna kuralla bağlarını koparmış değildir. Kural istisnanın üzerinden çekildiği müddetçe istisna üzerindeki geçerliliğini korur ve kaotik bir durum belirmez ancak düzen askıya alınır ve istisna oluşur. (Agamben, 2001: 28) Godard, istisna konusunu 1993 yapımı kısa filmi Seni Selamlıyorum Saraybosna’nın metninde şöyle ele alır:

Bir bakıma, korku, Tanrı’nın kızıdır, hayırlı cuma gecesi kurtarılan. Güzel değildir; aşağılanır, lanetlenir ve herkes onu reddeder. Ama yanlış anlaşılmasın, [korku] tüm fanilerin ızdırabına dadılık eder, insanlık için aracıdır. Zira, bir kural vardır, bir de istisna. Kültür kuraldır ve sanat istisnadır. Herkes kuralı konuşur: Sigara, bilgisayar, tişört, tv, turizm, savaş. Kimse istisnayı konuşmaz. O konuşulmaz, yazılır: Flaubert, Dostoyevski. Bestelenir: Gershwin, Mozart. Resmedilir: Cézanne, Vermeer. Filme çekilir: Antonioni, Vigo. Ya da, yaşanır ve yaşama sanatı hâline gelir: Srebrenica, Mostar, Saraybosna. Kural, istisnanın ölümünü istemektir. Böylece kültürel Avrupa’nın kuralı, hâlâ serpilen yaşama sanatının ölümünü örgütlemektir.

Kültürün kural olduğu noktada Genet, hadım eden kültürel ifade tarzlarından bahseder. Bu ifade tarzlarının oluşmasının sorumlusu bizzat kuralın kendisi olan Fransa’dır. Buna karşılık Genet hayatını istisnaya doğru sürükler ve belki de Schmitt’in dediği gibi istisna olma hâlinden aldığı gerçek hayatın gücüyle, “tekrarlanmaktan katılaşmış mekanizmanın kabuğunu kırar.” (Agamben, 2001, 39) Her hücresiyle bir yoğunluk içinde yaşayan Genet, hayatını bir istisna olarak yaşamayı tercih ederken onu, Godard’ın deyimiyle, bir yaşama sanatına dönüştürmüş olmaz mı? Bu soru akla Foucault’nun şu sözlerini getirir:

Beni şaşırtan, toplumumuzda sanatın bireylere ya da hayata değil de yalnızca nesnelere ilişkin bir şey durumuna gelmesi. Sanatın yalnızca sanatçı denilen uzmanlar tarafından gerçekleştirilen bir uzmanlık dalına dönüşmesi. Neden her kişi kendi hayatını bir sanat yapıtına dönüştürmesin? Neden şu ev ya da lamba bir sanat yapıtı olsun da benim hayatım olmasın?[11] (1984: 35)

Genet’nin, “Yaşamım bir efsane olmalıdır, yani okunabilir olmalı ve okunması şiir adını verdiğim yeni bir heyecana yol açmalıdır. Ben artık bir bahaneden başka bir şey değilim.” ifadesi, Foucault’nun herkesin kendi hayatını sanata dönüştürmesi düşüncesiyle beraber okunduğunda daha da anlamlı olur. (1997: 105) Hayat sanat olduğunda yaşayan özne bir bahaneye dönüşür. Yazdıkları Genet’yi anlatır ve yazılanları anlatan da Genet’dir. Ancak yazdıkları, Genet adı ile sabitlenemez. Tam da onu anlattığı, onu ilgilendirdiği için “adsız”dır. Blanchot, yazmayı, “içinde büyülenmenin tehdidinin olduğu yalnızlığın doğrulanmasına katılmak” olarak tarif eder. Ona göre yazmak “Ben’den O’na geçmektir, öyle ki benim başıma gelen kimsenin başına gelmez, beni ilgilendirdiği için adsızdır, sonsuz bir saçılma içinde yinelenir.”(1993: 28) Sonsuz bir saçılma içinde yinelenen Genet’nin kötülük dolu dünyası, kendini ortaya koyduğu ölçüde adsızlaşır, kendini ortadan kaldırır. “Yazar eseri aracılığıyla kendini ortadan kaldırmak için buradadır ve kendini ortadan kaldırmak için kitap okuyan okura hitap eder.” (Bataille, 1997: 154) Genet her ediminde kendini oldukça hissedilir bir biçimde ortaya koyar. Nasıl olur da yazarken kendini ortadan kaldırır? “Tüm kitaplarımda kendimi soyarım ama aynı zamanda kelimeler, tercihler, tavırlarla, sihirle kendimi başka kılığa sokar, tanınmaz hâle getiririm.” der Genet. (1994: 23). Bu tanınmaz hâlin içinde kurmaca olanla olmayan, gerçekle fantazma, bilinçle bilinçdışı iç içe geçer. Günlüğü, Genet’nin itirafları ya da serüvenleri olarak görülemez. Bir itirafname değildir. Peki nedir? Blanchot günlük hakkında şöyle der:

Her şeyden önce ‘günlük’ itiraf, kendini anlatma değildir. Bir ‘anı’ kitabıdır. Yazar neyi anımsamalıdır? Kendini, yazmadığında, günlük yaşamı yaşadığında, ölmek üzere ve gerçeklikten yoksun değil de yaşayan ve gerçek olduğu kişiyi. Ama kendisini anımsamak için kullandığı araç, ne gariptir ki, unutma öğesinin ta kendisidir: Yazmak. (1993: 24)

Genet de kendisine sorulan “Hayatınızı nereye sürüklüyorsunuz?” sorusuna “Unutuşa.” diyerek cevap verir. “Faaliyetlerimizin çoğunda berduşluğun belirsizliği ve durgunluğu vardır. Bu durgunluk hâlini aşmak için pek nadiren bilinçli bir çaba harcarız. Ben bunu yazıyla aşıyorum.” (1994: 29)

Jean Genet’nin tek yönetmenlik denemesi olan Bir Aşk Şarkısı (1950) adlı filmin izleyende, Hırsızın Günlüğü’nün okuyanın üzerinde bıraktığına benzer bir etki bıraktığı söylenebilir. Filmde, yan yana hücrelerde kalan ve birbirlerini görmeyen iki mahkûm arasında gelişen homoerotik ilişkiye şahit oluruz. Tek şahit olan da biz değilizdir. Filmdeki gardiyan da kapıların gözetleme deliklerinden bakarak mahkûmların birbirlerini ve bizzat kendilerini tahrik etmelerini, kendi bedenlerine dokunmalarını ve mastürbasyon yapmalarını izler. Bu “göz misafiri” olma durumunun gardiyanın bilinçdışını harekete geçirdiğini ve onu tahrik ettiğini, fantezilerinin fragmanlarını izleyerek anlarız. Nitekim gardiyan bu tanıklık konumuna daha fazla dayanamaz ve izlediği mahkûmlardan birinin hücresine girerek izlediği duruma nüfuz eder. Bir yandan uyarılan bilinçdışıyla baş etmeye uğraşırken diğer yandan da mahkûma şiddet uygular. Film diyalogsuzdur. Arka planda, tekrarlanan bir ritmin hâkim olduğu, zaman zaman bir klarnetin “baştan çıkarıcı” ezgisinin devreye girdiği, belki de “bir aşk şarkısı” olarak düşünülmüş bir müzik vardır. Mahkûmlar ara duvardaki delikten geçen ince bir çubukla yan hücreye ilettikleri sigara dumanı aracılığıyla birbirlerine temas ederler. Birbirlerinin nefeslerini içlerine çekerler. Kurdukları ilişkinin bir diğer parçası ise, bir mahkûmun diğerine hücrelerin dışarı açılan küçük pencerelerden yine birbirlerini görmeksizin el yordamıyla uzatmaya çalıştığı ve filmin sonunda uzatmayı başardığı çiçektir. Genet’nin kitaplarından bildiğimiz şiirsel, erotik, dokunaklı, şiddetli ve soğuk diliyle bu filmde de karşılaşırız. Başka bir deyişle, onun yarattığı etki sadece yazdıklarında değil sinemasında da kendisini göstermektedir. Bu nasıl bir etkidir? Genet nasıl bir dille bu etkiyi oluşturur?

Genet’nin dili bizi bahsi geçen kişilerle ya da durumlarla özdeşleşmeye götürmez. Okuyucuyu, çizdiği yeraltı profillerini içselleştirmeye davet etmez. İzleyeni/okuyanı belli bir mesafede tutar. Bataille, Genet’nin okuyucusunu reddettiğini, iletişim kurma gibi bir derdi olmadığını hatta yazdıklarını iletişime kapattığını söyler. (1997: 154) Kendisi de günlüğünde “hırsızlara, hainlere, katillere, kalleşlere sonsuz bir güzellik atfediyorum; sizlere asla.” diyerek bizi uyarır. (a.g.e.: 156) Baştan çıkarıcı öğeler ve baştan çık(ar)an insanlar anlatılır. Ama okuyucu ya da izleyici üzerinde böyle bir etki oluşmaz. Mesafenin buna izin vermediği düşünülebilir. “Bir sanat yapıtının ‘söyledikleri’ni ahlâk açısından onaylamak ya da onaylamamak, bir sanat yapıtından cinsel heyecan duymak kadar dışsal bir şeydir. (İkisine de sık sık rastlanır elbette).” der Sontag. (1991: 32) Yazının devamında, bu sözlerini Genet’nin şu açıklamasıyla bağlantılandırır:

Okurlar kitaplarımdan cinsel bakımdan etkileniyorlarsa bunun nedeni kötü yazılmış olmalarıdır diye düşünüyorum bugün, çünkü şiirsel heyecan o kadar güçlü olmalıdır ki hiçbir okur cinsel bakımdan heyecanlanmasın. Kitaplarım pornografik yazılar oldukları ölçüde, onları inkâr etmiyorum, incelik göstermekten yoksun olduğumu söylüyorum. (1994: 19)

Genet’nin zarif olmadığını düşündüğü ve edebi yönden zayıflığına kanaat getirdiği yazıları gerçekten pornografik midir? Yoksa Genet’nin bu açıklamasını ironik bir ifade olarak mı değerlendirmeliyiz? Genet, yazdıklarına cinsel reaksiyon gösteren alımlayıcının yazdıklarına kaba bir dil atfettiğini söylüyor olabilir. Pornografiyi dışladığından değil şiiri yeğ tuttuğundan, yazdıklarından cinsel hazdan ziyade estetik bir haz alınmasını ve cinsel hazzın, Sontag’ın da belirttiği üzere, dışsal olma niteliğini korumasını tercih edecektir. Öte yandan pornografi hâkim söylemin içinden konuşan ve tüketime dayalı bir alan olarak düşünüldüğünde Genet’nin iktidar karşıtı duruşuyla örtüşmediği de söylenebilir. Onun cüretkâr anlatımı erotizme yakın görülebilir. Eros’un diliyle konuşan “ayıp ve yasaktan özgürleşmiş aşk” (Oktay, 2008: 115) fragmanlarına, hem Genet’nin homoerotik filmi Bir Aşk Şarkısı’nda hem de şiddetli şiirlerinde ve diğer yazılarında rastlanır. Ayrıca belirtmek gerekirse, Genet’nin dili saldırgan, kaba ya da tahrik edici olmaktan ziyade soğuk ve şiirsel olarak değerlendirilebilir. Bataille bu konuda “Genet’nin yazılarında ne olduğunu bilmediğim narin, soğuk, kırılgan bir şeyler var; çoğu kez hayranlık duyulmasını değil ama onunla anlaşmayı engelliyorlar.” demiştir. (1997: 164)

Son Sözler

Madeleine Gobeil, Genet ile gerçekleştirdiği röportajında onu bir “vaka” olarak ele almanın tercih edilen bir şey olduğunu öne sürer. (Genet, 1994: 21) Son sözlere geldiğimizde, böylesi bir yaklaşımın bu yazıda özellikle tercih edilmediğini belirtmek yerinde olabilir. Genet’nin yaşamsal tercihlerinde olduğu kadar edebi tercihlerini değerlendirdiğimiz bölümlerde de onun yazdıklarını psikolojik bir okuma alanına indirgemekten özellikle kaçınılmıştır. Ancak bu tutum, metinlerinin Genet’nin kişiselliğinden soyutlandığı anlamına gelmemelidir. Yazdıklarının içine kendini bu kadar yoğun ve şiddetli bir biçimde koyan birisi için böyle bir soyutlama adeta imkânsız hâle gelmektedir zaten. Genet’nin göçebeliğini, Fransa kavramıyla derdini, yazılarını ya da aktivizmini onun kişisel tarihinden ayrı düşünmek zordur. Genet de özellikle siyasi hareketlere destek vermesinin sebebinin doğrudan kişisel tarihiyle ilgili olduğunu çeşitli şekillerde dile getirir. (1994: 153) Bu nedenle, Genet söz konusu olduğunda, birbirleriyle etkileşim hâlinde oldukları için birbirlerinden ayrı düşünülemeyecek unsurlar onun aylaklığı etrafında toplanmıştır. Onun kötülüğe ya da suça yüklediği anlama, yazma biçimine ve homoerotik anlatılarına değinmeye bu nedenle gerek duyulmuştur.

Deleuze, “özel adlarla belirlenmiş yoğunlukların bir tür göçebeliği, sürekli yer değiştiriciliği” olduğunu söyler.

Bunlar dolgun bir bedende yaşadıkları gibi birbirleri içine de girerler. Yoğunluk ancak bir beden üzerindeki devingen yazılışıyla ilgili olarak yaşanabilir ve bir özel adın devingen dışsallığıyla yaşanabilir ve bu anlamda özel bir maskedir, işlemde bulunan bir maskedir. (1996: 66)

Genet bu yoğunluklardan, bu özel adlardan biridir. Sadece bir kişi değil aynı zamanda bir etkidir de. Kodları bozan, değiştiren, onları birbirine çeviren bir yoğunluğun da adıdır. Yazı boyunca tekrarlanmak suretiyle vurguladığımız üzere, Genet etkisi yıkıcıdır, sınırları ihlâl eder çünkü yer açar, tekil var oluşlara alan tanır. Teslim olmaz, sabitlenmez, ehlileşmez, evcilleşmez, biat etmez, durulmaz. Genet etkisi her daim hareket hâlinde oluştur. “Bir beden üzerindeki devingen yazılışıyla” yer değiştirdiği gibi etki olarak da devinim hâlindedir. Genet, göçebe bir etki olarak da değişim hâlinde olmayı sürdürecektir.

Son olarak, tekrarlamak istediğimiz nokta, Genet’nin aylaklık itkisine ve toplumun dışında kalmayı seçmesine bir kılıf uydurmamış olduğudur. Bir ideolojiye, cemaate, statüye, üne, dine ya da sağlık durumuna gerek duymadan toplumla arasındaki mesafeyi korumuştur. Bu esnada Uhlmann’ın yazısında Beckett’ın Eleuthéria’sından[12] yaptığı alıntıyı buraya taşımak uygun olacaktır:

Bir kimse hayatın dışındayken, ya da hayat senin dışındayken, onu kabul edersin; ve insanoğlu bedelini ödemeyeve özgürlüğünden vazgeçmeye hazırsa eğer, hayatla uzlaşmayı reddedebilir. Vazgeçer, ölür, delirir, inanç sahibi olur, kanser olur. Bunda yanlış olan bir şey yok. Fakat özgürlük sayesinde sizden biri olmamak, işte bu bir rezalet ve skandaldır.

 Hayatla uzlaşmayı da özgürlüğünden vazgeçmeyi de reddetmek. Genet’nin durumu da tam olarak bu değil midir?

 

Kaynakça

Agamben , Giorgio (2001) Kutsal İnsan: Egemen İktidar ve Çıplak Hayat, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Arısan, Mehmet (1997) “Ölü Bir Anneden Sakat Doğmak: Jean Genet ve Alternatif Kimlik”; Defter, Sayı 30, Metis Yayınları, İstanbul, s. 39-58.

Bataille, Georges (1997) Edebiyat ve Kötülük, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Benjamin, Walter, (1993) “Gerçeküstücülük”, Son Bakışta Aşk, Der. Nurdan Gürbilek, Metis Yayınları, İstanbul.

Benjamin, Walter (2005) “The Destructive Character”, Selected Writings: Volume 2, Part 2, 1931-1934, Der. Michael W. Jennings, Howard Eiland, Gary Smith, Harvard University Press, U.S.A.

Blanchot, Maurice (1993) Yazınsal Uzam, Yapı Kredi Yayınları , İstanbul.

Deleuze, Gilles (2007) Kritik ve Klinik, Norgunk Yayınları, İstanbul.

Foucault, Michel (1984) The Foucault Reader, Der. Paul Rainbow, Penguin Books, London.

Foucault, Michel (2000) “Entellektüeller ve İktidar”, Entellektüelin Siyasi İşlevi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Genet, Jean, (1994) Açık Düşman,  Der. Sosi Dolanoğlu, Metis Yayınları, İstanbul.

Genet, Jean (1997) Hırsızın Günlüğü, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Genet, Jean (1950) Un Chant D’Amour, Fransa.

Godard, Jean-Luc (1993) Je Vous Salue, Sarajevo, Périphéria, Fransa.

Gürbilek, Nurdan (1999) “Mırıltıdan Dile”,  Ev Ödevi, Metis Yayınları, İstanbul.

Holmes, Brian (2009) “Kendinden Geçme, Korku ve Sayı: “Kalabalıkların Adamı”ndan Kendini Örgütleyen Çokluk Mitlerine”, Çev. Çiçek Öztek, Red Thread, Sayı 1, İstanbul. Erişim: http://www.red-thread.org/tr/makale.asp?a=15 [08.01.2012]

Kassovitz, Mathieu (1995) La Haine, 16 mm, 96 min. La Sept Cinéma, StudioCanal and Lazennek Productions, Paris, Fransa.

Maffesoli, Michel (2011) Göçebelik Üzerine: İnisiyatik Başıboşluk, Bağlam Yayınları, İstanbul.

Oktay, Ahmet (2008) İmkânsız Poetika Bütün Yapıtlarına Doğru Cilt: 2 Şiir Yazıları, İthaki Yayınları, İstanbul.

Rudosky, Christina (2005) “Certeaucu Yörünge:Banlieue Filmi La Haine’de Mekânsal Pratikler”, Siyahi, Sayı 2, İstanbul.

Said, Edward (2008) “Jean Genet’ye Dair”, Geç Dönem Üslubu: Rüzgâra Karşı Edebiyat ve Müzik, Metis Yayınları, İstanbul.

Sontag, Susan (1991) “Biçem Üzerine”, Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş, Der. Yurdanur Salman, Müge Gürsoy Sökmen, Metis Yayınları, İstanbul.

Starobinski, Jean, (2010) Eleştirel İlişki, Yapı Kredi Yayınları , İstanbul.

Turhanlı, Halil (2005)  “Halil Turhanlı ile Söyleşi”, Röp. Ömer Kutlu,  Siyahi, Sayı 6, İstanbul.

Uhlmann, Antony (2005) “Molloy, gözetim ve sırlar: Beckett ve Foucault”, Çev. Suat Kemal Angı, Siyahi, Sayı 4, İstanbul.


[1] Hırsızın Günlüğü’nden alınmıştır. (1997: 66-7)

[2] Genet’nin hapishanedeyken yazdıklarını okuyan Jean-Paul Sartre, André Gide, John Cocteau gibi önde gelen Fransız entelektüeller onun hapisten çıkarışması için hükümete dilekçe verirler.

[3]Türkçe çeviri Yıldırım Türker’in 19.02.2011 tarihli “Yıkıcı karaktere selam” adlı yazısından alınmıştır. (Erişim: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1040477&Yazar=YILDIRIM_TURKER&Date=19.02.2011&CategoryID=98 [05.01.2012]) Bu yazıda Türker,  Benjamin’in “devlet ve iktidar aygıtlarının ‘onanmış şiddetine’ karşı devrimci güçlerin ’onanmamış şiddetini’ deştiğini” öne sürer. Bu ifadenin Genet için de geçerli olduğunu söylemek olasıdır.

[4] “One finds the cult of evil as a political device, however romantic, to disinfect and isolate against all moralizing dilettantism.”

[5] Kafka’nın Çek olduğu hâlde Almanca, Beckett’ın da İrlandalı olduğu hâlde Fransızca (ilk dönemler İngilizce de yazmıştır) yazdıkları bilinmektedir.

[6] Genet’nin “Cezayir Savaşı üzerine bir tefekkürden ibaret” olduğunu söylediği tiyatro oyunu. (1994: 36) Cezayir’in adı oyunda açıkça geçmemektedir.

[7] Bu konu üzerine ayrıntılı bilgi için bkz. Michel Foucault (2000) Entellektüelin Siyasi İşlevi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

[8] Tırnak içindeki ifade Deleuze’e aittir ve Foucault ile yaptıkları “Entelektüeller ve İktidar” adlı tartışmada, kendilerini temsilci olarak sunmak suretiyle reform hazırlayanlar için kullanmıştır. (Foucault, 2000: 33)

[9] Yazının devamında Uhlmann, “özgürlükle birlikte aylaklık denkleminin Discipline and Punish’te sözü en çok edilen örneği, on üç yaşında bir çocuk olan ve 1840’ta aylaklıkla suçlanarak hapishanede iki yıla mahkûm edilen Béasse olayıdır.” diye devam eder ve Foucault’nun bu duruşmanın tutanaklarından yaptığı alıntıyı ekler: “Yargıç: (…) Sosyal durumun nedir? (…) [Béasse]: Hiç kimse adına çalışmam. Uzun zamandır kendi adıma çalışıyorum. (…) – Çırak olarak iyi bir ticarethaneye yerleştirilmen ve bir zanaat öğrenmen senin için daha iyi olabilirdi. – Of, iyi bir ticarethane, çıraklık, bunlar fazla sorunlu şeyler. Zaten burjuva (…) daima özgürlük yok diye yakınır. – Baban seni geri ister mi? – Hiç baban olmadı mı? – Ya annen? – Ne babam ne de annem oldu, ne de arkadaşlarım, özgür ve bağımsızım ben.” Béasse’nin bu sözlerinin Genet’yi hatırlatması olağandır.

[10] Genet, Playboy’da yayınlanan röportajında, bir suçlu olan Caryl Chessman’ı “kendini savundu, onu toplumun dışında bırakabilecek edimleri tanımayı reddetti.” diyerek haksız bulduğunu ifade eder ve toplumdan dışlanmamak amacıyla kendini savunanları hoş karşılamadığını açıkça belirtir. (1994: 20)

[11] Bu pasaj, kaynak olarak aldığımız İngilizce metinde  şöyle yer almaktadır: “What strikes me is the fact that in our society, art has become something which is related only to objects and not to individuals, or to life. That art is something which is specialized or which is done by experts who are artists. But couldn’t everyone’s life become a work of art? Why should the lamp or the house be an art object, but not our life?” Türkçe çevirisi ise http://www.felsefeekibi.com sitesinde bulunmuştur. [Erişim: 05.01.2011]

[12] Eleuthéria, Yunanca özgürlük anlamına gelmektedir.

Yorum bırakın

Filed under uncategorized

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s