Nedir Bu Prekarite?

Türkçede anlamı, güvencesizlik, eğretilik, kırılganlık ve istikrarsızlık gibi sözcüklerle karşılanan prekarite kavramıyla sıkça karşılaşır olduk. Peki nedir bu prekarite? Neden birden fazla çevirisi mevcut ya da neden bazı kaynaklar Türkçedeki karşılıklarını kullanmak yerine onu prekarite olarak bırakmayı tercih ediyor?[i] Öyle sanıyorum ki, prekarite için mutabakata varılmış bir Türkçe karşılık bulunmayışının sebebi, kelimenin birçok anlamı bünyesinde barındırabilecek bir kapsama sahip olmasıdır. Bu noktada, etimolojik kökenine bakmak, kelimenin muhteviyatını anlama konusunda bize yardımcı olabilir.

Prekar (İngilizcede precarious ya da Fransızcada précaire), Latince precari ve İngilizce to pray yani dua etmek kelimeleri ile aynı kökten gelir.  Prekar olan şey, dua yoluyla elde edilmiştir, dolayısıyla “geri alınabilir bir izin veya sonlandırılabilir bir hoşgörü aracılığıyla/sayesinde” var olur.[ii] Dua ile gelenin kalacağına dair bir garanti verilmemiştir, kaldığı sürece de varlığını ancak, her an tersine dönebilecek bir kararla devam ettirir. Gidişatının ne olacağı konusunda bir kesinlik yoktur ve sabit bir statüden yoksundur. Prekar olan, bize ondan mahrum kalma tedirginliğini sürekli yaşatır. İş güvencesinden, can güvenliğinden ya da işin kendisinden mahrum kalabilirsiniz. Vatandaşlık hakkını ispatlayan bir belgeden (kağıttan), dolayısıyla da vatandaşlık hakkından yoksun bir mülteci durumuna düşürülebilirsiniz. Yaşam hakkınız gözaltı süresi boyunca askıya alınmış olabilir. Kağıtsız, işsiz, evsiz ya da kategorisiz olabilirsiniz. Tüm bu yoksunluklar, kırılganlığımızın derecelerine dair emarelerdir. Prekarite de zaten bu kırılganlıkların dağılımı anlamına gelir.

Kırılganlığın Dağılımı

Kırılganlığın dağılımı meselesini netleştirmek için Judith Butler’a başvuralım.  Butler’a göre prekarlık (precariousness), yaralanabilirlik ve ölümlülük kavramlarına vurgu yapar. Prekar oluş, bütün canlılar için geçerli ontolojik bir durumu belirtir ve toplumsal, ekonomik ya da tarihsel bir bağlamdan muaf tutulur. Prekarite (precarity) ise bu yaralanabilirlik durumunun dağılımı anlamına gelir. Başka bir deyişle, bütün canlılar kırılgan ve ölümlüdür ancak bazı canlılar tarihsel, toplumsal ve ekonomik içeriklere bağlı olarak daha fazla risk altındadır. Öyleyse prekarite, “risk altında olmanın farklı açılardan dağılımı” demektir.[iii] Kırılganlığın dağılımı nasıl belirlenir sorusuna ise Butler’ın yanıtı, “hangi ölümün yasının tutulmaya değer, hangi yaşamın yaşanmaya değer olduğunu belirleyen politikalar” tarafından belirlendiği yönündedir.

Hayatlarımız birbirine bağlıdır. Karşımdakinin yüzü, bana onun yaralanabilirliğini hatırlatan bir göstergedir ve beni onun hayatından sorumlu kılar. Ötekinin yüzü, bana, tam da öldürülebilir olduğu için onu öldürmemem uyarısında bulunur.[iv] Ancak, hangi ölümün yasının tutulmaya değer, hangi yaşamın yaşanmaya değer olduğunu belirleyen politikalar, ötekinin öldürülebilirliğinin benim üzerimdeki sorumluluğunu sarsar. Bunun nedeni, bu politikaların, kimi hayatların kendi hayatımızdan daha az değerli olduğu konusunda bizi ikna ediyor olmasıdır. Kırılganlık dağılımdaki fark da bu aşamada devreye girer. Herhangi bir topluluğun kendini “biz” olarak nitelemesi, başka toplumsallıkları tehlikeye atmaya başlar. Öyleyse, “biz” dediğimiz şeyin kendisini sorunsallaştırmak gerekmez mi? Elbette, her birimiz kırılganlığı farklı yoğunluklarda ve konumlarda yaşamaktayız. Yine de, prekarite, aslında hepimizin paylaştığı bir şeydir. Tam da bu noktada Butler, prekariteyi “tanımadıklarımız ve olmayı seçmediklerimiz ile bizi birbirimize bağlayan bir şey olarak” görmeyi teklif eder ve hepimizi saran müşterek bir kırılganlıktan hareketle, farklı bir sosyal ontolojik anlayış ortaya çıkacağına inanır.

Müşterek Bir Deneyim Olarak Prekarite

Prekariteyi müşterek bir deneyim olarak değerlendirmeyi tercih eden görüş, farklı deneyimlerin birbirine tercüme edilmesiyle ortaklaşmanın mümkün olabileceğini savunur.[v] Müşterek bir durumla karşı karşıya olduğumuz halde, kendimizi, kırılganlığı tek başına göğüslemek zorunda hissederiz. Zorlu yaşam ve çalışma koşullarına adapte olmak için, kendimize sürekli olarak yatırım yaparız. Rekabeti ve girişimciliği esas alan, neoliberal piyasa yönetiminin bireyselliği de, risklerin bireysel olarak üstlenilmesi gerektiğine bizi inandırır. Kendi kendinin girişimcisi olan özne/tebâ (subject), her türlü riskle bireysel olarak baş etmek zorunda kalır.[vi] Piyasa koşulları, tabiri caizse, “her koyun kendi bacağından asılır” düsturuyla hareket eder ve müşterekliği görünmez hale getirir.

Riskleri bireysel olarak üstlenmeyi bilhassa seçenler de vardır. “Kendi kendinin patronu” olmak isteyen biri, yaptığı iş ve sahip olduğu beceriler buna el veriyorsa, sabit bir iş yerine bağlanmadan, evinde ve bilgisayarının başında çalışmayı tercih edilebilir. Çalışma saatlerini belirleme konusundaki özgürlük ya da hiyerarşik yapının dışında kalma imkânı kişiyi proje temelli çalışmaya teşvik edebilir. Projeyi kabul edip etmemek de yine çalışanın inisiyatifine kalmıştır. Bütün bu unsurlar dikkate alındığında, “freelance” çalışmak, kendi kaderini tayin etmek isteyenlere çekici gelebilir. Öte yandan, bir işyerine bağlı olmamak, aynı zamanda, onun sağlayacağı her şeyi reddetmek demektir. Çalışma mesai saatiyle sınırlanmaz, boş zaman ve iş zamanı birbirine karışır, yaşamla iş birbirinden ayrılmaz hale gelir. Sağlık güvencesi ya da sosyal sigorta bireysel olarak karşılanır. Böylece, otonomi arayışı, kendini güvencesizleştirmeye (self-precarization) yol açar. Isabell Lorey, genellikle kültür üreticilerinin, mesela grafikerlerin, çevirmenlerin ya da sanatçıların, bu yolu takip ettiğini öne sürer. Lorey’in çalışması, güvencesizleşmeye zorlananlardan ziyade, güvencesiz yaşamı ve çalışmayı kendi seçtiğini söyleyenlere odaklanır.[vii] Bu kişiler kendi yaratıcılıklarından sorumlu olmak ve keyif aldıkları işi yapabilmek adına verili bir işte çalışmayı reddedenlerdir.

Kültür üretiminde de, elbette, güvencesizleşmeye zorlananlar mevcuttur. Bienallerde ucuz emek gücü olarak kullanılan gönüllüler ya da uzayan stajlar sanat ortamındaki güvencesizleşmeyle beraber düşünülebilir. Bu prekarizasyona direnmek isteyen sanatçılar ve sanat kurumlarında çalışanlar ise örgütlenmeyi seçmiştir. 2008’de, New York’ta ortaya çıkan, W.A.G.E. (Working Artists and the Greater Economy) bu örgütlenmelerden biridir. W.A.G.E., sanat kurumlarında çalışanların ortak sorununun, emeklerinin karşılığında kendilerine ödeme yapılmaması olduğunu belirtir. Benzer bir oluşum da Occupy Wall Street bünyesinde ortaya çıkan Arts and Labour olmuştur. Türkiye’de ise Pelin Tan ve Önder Özengi’nin, Yuvarlanan Bir Taş Gibi: Güncel Sanatta Emek adlı projeleri, sanat üretimindeki çalışma koşulları ve güvencesizlikler üzerine kapsamlı bir araştırma sunar. Sanatçıları, eleştirmenleri, şair ve yazarları bünyesinde bulunduran P Grubu da, prekaritenin yarattığı çalışma koşulları ve ruh halleri üzerine düşünen ve tartışan açık bir topluluktur.[viii]

Prekarite etrafında toplanan hareketlerin ortak bir deneyim alanı oluşturma olasılığı 2000’lerin başında belirmiştir. Avupa genelindeki en geniş çaplı prekarite karşıtı eylem, 2005 1 Mayıs’ındaki EuroMayDay hareketidir. Bu hareketle beraber, İtalya’da Chainworkers Crew, İspanya’da feminist grup Precarias al la Deriva, 2003’te Fransa’da eğlence sektöründeki güvencesizliğe karşı bir araya gelen Intermittents (Düzensizler), İngiltere’de Precarious Workers Brigade ve Almanya’da Atelier Europa’yı da sayabiliriz.

Parka Davet

Son olarak, P Grubu sanatçılarından Burak Delier’in önayak olduğu, prekarite konulu bir etkinliğin haberini vererek bitirelim. Bu Bir Sunum Değildir başlıklı etkinlik, “sanat, ekonomi, emek ve prekarite kavramları çerçevesinde bir okuma, sunum ve tartışma programı” olarak düşünülmüştür. Bu Bir Sunum Değildir, 18 Mayıs Pazar günü, Maçka Parkı’nda başlıyor. Parkta buluşmak, etkinlik tarihlerinin Gezi’nin yıldönümüne denk gelmesi nedeniyle de anlamlı. Etkinliğin esprisi, sunum yapanların kendi aralarında, “altın günü” usulünce, sembolik bir para değiştokuşu yapmaları olacak. Bu “altın günü”, katılmak isteyen herkese açıktır. Etkinlikle ilgili detaylar için http://bubirsunumdegildir.wordpress.com/ adresine bakabilirsiniz.

[i] Kelimenin, Türkçe kaynaklarda farklı çevirilerine rastlamak mümkün. Bourriaud‟nün “Precarious Constructions” adlı makalesinde “eğreti” olarak çevrilen precarious, Butler‟ın Precarious Life: The Powers of Mourning and Violence (Kırılgan Hayat: Yasın ve Şiddetin Gücü, Metis Yayınları, 2005) kitabının çevirisinde  “kırılgan” olarak karşımıza çıkar.  Emek literatüründe ise prekarizasyon, güvencesizleştirme yerine geçer. Prekar ve prekarite olarak Türkçeleştirmek de tercih edilen bir kullanımdır.

[ii] Tırnak içindeki ifadenin Fransızca orjinali şöyledir: “Qui ne s’exerce que par une tolérance qui peut cesser, par une permission révocable.” kaynak: http://fr.wiktionary.org/wiki/pr%C3%A9caire Fransızca’dan çeviren Sibel Yardımcı’ya teşekkürler.

[iii] Judith Butler, “Queer-Yoldaşlığı ve Savaş Karşıtı Siyaset” Türkçe çevirisi:  http://www.antihomofobi.org/arsiv/2010_queer_yoldasligi_ve_savas_karsiti_siyaset.htm,

orijinal metin: http://www.wri-irg.org/node/12105 (son erişim tarihi: 17.02.2013)

[iv] Yüz ve prekarlık arasındaki bu bağlantı, Emmanuel Levinas’ın etik anlayışında bulunmaktadır.

[v] Brett Neilson ve Ned Rossiter, “Precarity as a Political Concept: New Forms of Connection, Subjectivation and Organization”, Cahier on Art and Public Domain #17 Open: A Precarious Existence: Vulnerability in the Public Domain, Der. Jorinde Seijdel, Nai Publishers SKOR, Sayı 17, s.59.

[vi] Maurizio Lazzarato,” Neoliberalizm  in Action: Inequality, Insecurity and the Reconstitution of the Social”, Theory, Culture & Society, 2009 (SAGE, Los Angeles, Londra, New Delhi, and Singapore),Vol. 26(6): 109–133.

[vii] Isabell Lorey “Governmentality and Self-Precarization: On the Normalization of Cultural Producers”, Art and Contemporary Critical Practice: Reinventing Institutional Critique, der. Gene Ray & Gerald Raunig  (Zürih: Mayflybooks, 2009).

[viii] Güncel Sanatta Emek projesi hakkında bilgi almak için, http://guncelsanattaemek.wordpress.com adresine bakabilirsiniz. P Grubu’na ise http://www.group-p.net/ adresinden erişmek mümkün.

Yorum bırakın

Filed under uncategorized

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s