Ulus Baker’in Armağanı

Teorik Bakış’ın Ulus Baker sayısından:

ULUS BAKER’İN ARMAĞANI

Bilgi ışıltılarının ve güzelliğin açısından mübadele bir feda anlamı taşımaz: O daha çok karşılıklı etkileme, hediye alışverişindeki karşılıklılıktır.[1]

Ulus Baker

Armağan mefhumu, Ulus Baker’in “Kullanım ve Değişim Değerinin Ötesinde” ve “Tarde Sosyolojisi” adlı metinlerinde karşımıza çıkar. Baker, armağanı pazar ekonomisinin ve meta dolaşımının ötesinde konumlandırır. Söz konusu nesne değiş tokuşu olduğunda, verilen nesne, veren kişi ile bağını koparmadan ve “meta fetişizminin tuzağına düşmeden” dolaşımına devam eder.[2] Fikirlerin mübadelesi mevzubahis olduğunda ise verme edimi feragate yol açmaz. Fikir değiş tokuşunda bulunan taraflar aldıkça verir ve verdikçe alırlar. Bu noktada düşünce, başkasına sundukça artan ve karşılıklı çoğaltılan bir armağan niteliği taşır. Feragat gerektirmeyen armağanın paylaştıkça çoğalan karakteri bize, mübadele ilişkisini kazanç ve kayıp ikiliğinin, kıtlık ve birikimin ötesinde düşünmemizi sağlayan araçlar sunar. Kişiler arasında dolaşarak çoğalan armağanın üretimi de mülkiyeti de kolektiftir. Başka bir deyişle armağan, bizi mülkiyet ve mübadele ilişkilerini yeniden değerlendirmeye sevk eden bir fenomen olması açısından önemlidir.

 Amacım, Ulus Baker’in bu yazı için hareket noktası teşkil eden iki metni üzerinden, onun armağana ilişkin yaklaşımını anlamaya çalışmak ve kuramsal referanslarının izini sürmektir. Bunun için öncelikle, Baker’in bu metinlerde Marcel Mauss, Bronislaw Malinowski, Claude Lévi-Strauss gibi antropologların armağana ilişkin teorilerini nasıl ele aldığına ve armağanı ‘teritoryal birlik’ kavramı ile nasıl ilişkilendirdiğine bakılacaktır. Ardından Baker’e göre Gabriel Tarde’ın düşünce dünyasında armağanın nereye tekabül ettiği aktarılacaktır. Son olarak ise, Baker’in en önemli kuramsal referanslarından biri olan Gilles Deleuze’ün Diyaloglar’da bahsettiği pick-up tekniği, feragat gerektirmeyen armağan ilişkisine zemin hazırlayan bir yöntem olarak ele alınacak ve Baker’in de kendi çalışmalarında bu yöntemi kullandığı öne sürülecektir.

Simgesel Değiş Tokuş, Teritoryal Birlik ve Armağan

Ulus Baker, ‘ilkel’ olarak nitelenen ve akrabalık bağları üzerine kurulan toplumlarda, “fayda, değişim, üretim, tüketim gibi kategoriler” yerine “hediye ve hırsızlık kategorilerinin” geçerli olduğunu ifade eder.[3] Armağan ve hırsızlık mekanizmalarının işlediği toplumları anlatmak için Marcel Mauss’un 1924 yılında yayımlanan Essai sur le Don (Armağan Üzerine Denemeler) adlı meşhur çalışmasından yola çıkar. Mauss, armağan değiş tokuşuna dayalı ilişkinin ekonomik, dini, hukuki, ahlaki, ailevi ya da politik kategorilere indirgenemeyeceğini, zira her türlü kurumun armağan ilişkisi içinde mütekabiliyeti olduğunu iddia eder. Mauss, bu sebeple, armağanı “toptan toplumsal fenomen” olarak görür.[4] Armağan alışverişi, yalnızca alıcı ve vericileri ilgilendirmekle kalmaz, bireyleri ve hatta akrabalık ilişkilerini de aşan bir kapsama sahiptir. “Her şeyden önce, karşılıklı olarak yükümlülük altına giren, değiş-tokuş ya da anlaşma yapanlar bireyler değil topluluklardır.”[5] Bu durumda armağan, toplumsallığın bütününü düzenleyen bir mekanizma haline gelir.

Baker, “tüm topluluğu kavrayacak global bir süreç” olarak nitelediği armağan dolaşımına örnek olarak ‘kula’ pratiğini gösterir. Malinowski’nin The Argonauts of Western Pacific (Batı Pasifik’in Argonotları) adlı çalışmasında incelenen kula[6], yüzlerce kilometrelik bir alana yayılmış olan Trobriand adalarındaki toplulukları birbirine bağlayan bir döngüdür. Malinowski, bu değiş tokuş döngüsünü ekonomik mübadeleyle birlikte işleyen dini bir ritüel olarak değerlendirir. Öte yandan, patates ya da incik boncuk değiş tokuşu için aylarca süren çetrefilli yolculuklara ve onca zahmete katlanmanın ‘akıl kârı’ olmadığı da aşikârdır. Öyleyse, kâr, fayda, akılcılık, eşdeğerlilik ya da servet birikimi gibi unsurları gözetmeyen kula pratiğinin ekonomik değişimin ötesinde bir anlamı olmalıdır. Kula pratiğinde geçerli olan değiş tokuş, meta mübadelesi değil, toplumsal bağ kurmaya, arkadaş ve itibar kazanmaya yarayan bir armağan ilişkisidir. Armağan, verilen nesnenin değil veren kişinin değerine dair bir gösterge olarak kabul edilir. Yani mesele, nesnelerin değil insanların değerini ölçmektir.[7] Nesnelerin değeri ise mübadelelere göre değişiklik gösterir, işlev veya kullanımları da değerleri üzerinde belirleyici değildir. Evrensel olarak geçerli bir değer yasası ya da meta mübadelesi devreye girmemiştir. Ulus Baker, kullanım ve değişim değeri kapsamında yer almayan armağan nesnelerinin “toplumbilimsel ve iktisadi kavramları felce uğrattığını”, dolayısıyla bu nesneleri simgesel değiş tokuş süreci içinde ele almanın “yöntemsel açıdan daha doğru” olacağını savunur.[8]

Claude Lévi-Strauss, simgesel değiş tokuşu “bilinçdışına ait dil kuralları aracılığıyla” analiz etmiştir. Baker’e göre, Lévi-Strauss’un analizi “değiş tokuşun simgesel kodlarını saf ama boş formlara” indirgemiştir. Deleuze ve Guattari ise simgesel değiş tokuşu “arzu duyan bir üretici etkinliğin kurallarına uyan hareketli ve yaratıcı bir süreç” olarak tanımlar.[9] Baker de bu tanımlamayı tercih eder. Anti-Oedipus’ta yer alan bu yaklaşım, simgesel değiş tokuşu dilin ya da herhangi bir yapının kuralları uyarınca sabitlemez, mübadele sürecine canlı ve cansız tüm varlıkların ilişkileri içinde dinamizm kazandırır. Bu tarz bir okuma, simgesel değiş tokuş kodlarının içini arzuyla, ilişkisellikle ve yaratıcılıkla doldurur. Bu da demektir ki, ‘ilkel’ olarak addedilen toplumsal mekanizmalar basit ve durağan değildir, aksine hareketlilik ve çeşitlilik arz ederler.

Ulus Baker, armağana dayalı ‘ilkel’ toplumsal düzenlemeyi tarif etmek amacıyla Maurice Godelier, Lewis Mumford, Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin çalışmalarına referansla “ilkel teritoriyal bileşim” ve “mega-makine” gibi kavramları gündeme getirir. Teritoriyal birlik, toplumsal gövdenin ve toprağın bütünlüğünü ifade eder, zira insanları ve yurdu bölüp coğrafi bir organizasyon oluşturan bir devlet mekanizması henüz ortaya çıkmamıştır. Teritoryal birlik, her şeyi içine alan ve bir bütün olarak gören bir “mega-makine”ye benzetilir. İnsanlar, nesneler ve üretici kuvvetler yeryüzünün bütünlüğü içinde yer almaktadır.[10] Bir bütün olarak görülen bu kozmosun parçaları koparılamaz ve meta dolaşımına dâhil edilemez. Kozmosun herhangi bir parçasından, söz gelimi ormanlardan, bir şeyler koparmak hırsızlık sayılır. Bu durumda, bireysel mülkiyeti ya da meta mübadelesini hırsızlık kapsamında değerlendirmek olasıdır. “Değiş tokuştan çok ‘komünal bir mülkleştirme’ söz konusudur.”[11] Bu da demektir ki, mega-makinenin ya da teritoriyal birliğin parçası olan insan, sahiplenen bir özne konumu edinmez. “Birey bedeninin ve organlarının, sözlerinin, emeğinin ürünlerinin ‘sahibi’ değildir.”[12] Toplumsal bütünlüğün parçası sayılan nesneler ölçülebilir ve değiştirilebilir olmadığı gibi insan da değer biçen ve tanımlayan ekonomik bir özne olarak görülmez.

Nesnelerin ‘değiş tokuşuna’ yetenekli kılınan modern birey, bedeninin ve organlarının hatırı sayılır bir ‘özelleştirilmesine’, toplumdan koparılmasına ve meta ilişkilerine koşut kalıplarda yeniden kodlanmasına dayanır: Ruh ve bedenin birliğinde oluşur modern birey.[13]

Modern olmayan bireylerin organları ve nesneleri kolektiviteye devredilmiştir. Piyasa ile özdeşleştirilen bir mübadele anlayışı ise teritoryal birlik içinde yer alamaz. Meta mübadelesinin kurallarına uymayan simgesel değiş tokuşun amacı sosyal bağ yaratmaktır. Sosyal bağın gerçekliği değiş tokuşun simgeselliğini sarsar. Baker için, ilkel teritoryal bileşim söz konusu olduğunda simgesel ve gerçek gibi ayrımlar da tartışmalıdır. Ayrıca mübadelenin tâli durumda olması her şeyin sabit durduğu anlamına gelmez. Nesnelerin mega-makineden kopmadan ve kozmosun bütünlüğünü bozmadan dolaşıma girmesi armağan ile mümkün olur. Armağan aracılığıyla dolaşan nesne, veren ile bağını sürdürür ve onun “onurunu, emeğini, toplumsal mesajını” taşımaya devam eder.[14] Potlaç ve kula gibi harcamaya ve aşırılığa dayanan uygulamalar için temel motivasyonun kâr ya da fayda yerine itibar, şan, onur kaygısı, sorumluluk ya da beklenti olduğu söylenebilir.

Feragat Gerektirmeyen Bağış

Değiş tokuş edilen şey fikir olduğunda ise Ulus Baker, Gabriel Tarde’a başvurur. Gabriel Tarde, fikirlerin ve icatların şahsi mülk olamayacağını savunur. Ekonominin ve hukukun bakış açısından bir kitaba sahip olmak ile bir iğneye sahip olmak aynı şeymiş gibi görünebilir. Ancak kitabın ihtiva ettiği fikirler yaşayan şeylerdir. Bu yüzden bir kitap, değişim ve kullanım değerinin ötesinde, hakikat ve güzellik değerleri taşır.[15] Bir metanın kullanımı ve mübadele hakkı belirli kişilere ait kalabilir, ancak kitaplar ve buluşlar herkese ait olur. Başka bir deyişle, entelektüel yaratım süreci bireyden kaynaklansa da yaratı bir zaman sonra müşterek alana dâhil edilir. Tarde’a göre icat ve fikirlerin yaratıcılarına ait kalmasındansa kolektif mülkiyet tarafından korunmaları önemlidir. Tarde, düşünceyi özel mülkiyeti aşan bir sahiplik anlayışıyla ele alır. Ona göre bir mülk gibi alınıp satılabilen şeye zaten sahip olunamaz. Ancak paylaşınca yoksun bırakmayan ve hediye edildikçe çoğalan şeye gerçekten sahip olunur.[16] Düşünceye de bu şekilde sahip olunabilir çünkü o veren kişiyi fakirleştirmez ve başkasına iletildikçe çoğalır. Düşüncesini armağan eden, verdikçe almaktadır. Bunun nedeni, arzu ve inançların kıtlık teorisine tâbi olmamasıdır. Tarde’ın, “Düşünürken kanaatleri, inançları, seyrederken hayran olduğumuz şaheserleri mi tüketiyoruz?”[17] sorusu bu noktada anlam kazanır. Zira Baker’in de belirttiği üzere, “bilgi ve güzellik tüketimi ne belirgin bir yabancılaşmaya ne de yıkıcı tüketime bağlanmak zorundadır.”[18] Tarde, bilgi ve güzellikleri paylaşmanın kayıp, kıtlık ya da yoksunluğa değil, aksine karşılıklı zenginleşmeye yol açacağını öne sürer. Bu yüzden de fikirler karşılıklı olarak bağışlanmalıdır.[19] Fikir alışverişini ekonominin değil etiğin terimleriyle düşünen Tarde, düşüncenin meta dolaşımına girmemesi gerektiği görüşündedir. Ona göre düşünce, değişimin ve pazar ekonomisinin kuralları uyarınca değil, hırsızlık ve armağan mantığına göre işler. Bir fikir ya çalınabilir ya da armağan edilebilir. Arkaik toplumlarda da aile içinde sır olarak saklanan zehir ve ilaç formülleri ya birinin boşboğazlığı sayesinde yayılır ya da zorla elde edilir. Dilden dile dolaşan ya da çalınan bilgiye, onunla eşdeğerlilik taşıyan herhangi bir şeyle karşılık verilmez. Satış ve mübadele söz konusu değildir.

Baker’in düşünce dünyasında Tarde çizgisinin hatırı sayılır bir etkisi vardır. Emile Durkheim sosyolojisinden farklı olarak Tarde’ın mikro-sosyolojisinde birey ve toplum ayrı kategoriler olarak yer almaz. Tarde için toplum, insanların kendi oluşlarını birbirlerine katıp bulandırmalarından, belli biçimlerdeki eğilimlerin ilişkiselliğinden ve birbirleri üzerinde etkili olan zihin durumlarından oluşmuş bir “doku”dur[20] ve sosyalleşme süreçleri taklit üzerinden gerçekleşir.[21] İnsanlar, tekil var oluşlar (açık monadlar[22]) olarak birbirlerine tesir ederler ve birbirlerini taklit ederler. Taklit, tekrara dayanır ancak her tekrar bir diğerinden mutlaka farklıdır. Taklitler sayesinde fikirler çoğalır, çeşitlenir ve varyasyonlar ortaya çıkar. Tarde’ın deyimiyle “endüstriyel bir ürün, bir mısra, bir formül veya siyasi bir fikir, insanların var olduğu her yerde kendini binlerce, milyonlarca kez kopyalamayı dener”[23], ta ki ‘yeni’ ortaya çıkana kadar. Yeninin ortaya çıkışı için ise yaratı sürecinin başlangıcı sayılan tohum-sermaye gereklidir. Düşünce, tohumun yayılma ve çoğalma özelliklerini taşıdığı için Tarde, Ekonomik Psikoloji adlı kitabında, entelektüel üretimin düşünsel sermayesine “tohum-sermaye” adını verir.[24] Tohum-sermaye, bir başkasına devredilmez onunla ancak paylaşılabilir, böylece herhangi bir kayba yol açmaksızın çoğalır. Tıpkı Ulus Baker’in “Spinoza ve Bahşetme” adlı kısa yazısında bahsettiği “sudûr” gibi. Sudûr “kendinden bir şey eksiltmeyen bir bağış” anlamına gelmektedir.[25] Kendinden bir şey eksiltmeyen bağış, bizi kayıp ve kazanç ikiliğinden ziyade, çoğalma ve yayılma bağlamında düşünmeye davet eder. Tohum-sermayeyi, feragate yol açmayacak şekilde başkalarına sunulabildiği için ‘sudûr’ olarak düşünebiliriz. Bu da demektir ki, düşüncelerimiz, onları kendimize saklamak ya da metaya dönüştürmek yerine başkalarıyla paylaşmayı tercih ettiğimizde elimizden alınmayacak aksine artacaktır. Sudûr, bir başkasına verildiğinde vereni kendinden mahrum bırakmayan armağanın bir ifadesidir.

Pick-up Yöntemi

Gilles Deleuze’ün Diyaloglar’da sözünü ettiği pick-up yöntemini “kendinden bir şey eksiltmeyen bağış”a örnek olarak düşünebiliriz. Pick-up ya da pick-me-up “ben senden aldım sen de gel benden al” demektir ve karşılıklı çalmaya bir davettir. Karşılıklı çalma ya da “ikili kapma” esnasında iki şey birbirine rastlar ve aralarında ne biri ne diğeri olan bir oluş gerçekleşir. Bu tıpkı balarısı ve orkide arasındaki ilişki gibidir. Orkide, balarısı imgesi oluştururken yersizyurtsuzlaşır çünkü bir bitki olduğu halde bir hayvan-oluşa kapılmıştır. Balarısı ise bu imgede kendine yeniden bir yurt edinir. Diğer yandan balarısı, orkidenin polenlerini dağıtırken orkideyi yeniden yerliyurtlulaştırır ancak kendisi bir bitkinin yeniden üretim aygıtı olmuş, bir bitki-oluşa kapılmış ve yersizyurtsuzlaşmıştır.[26] Orkidenin balarısının cinsel organı olmasının sebebi onun görünümünü taklit etmesi olarak açıklanabilir. Ancak bu karşılaşmada benzerliği ve taklidi aşan bir durum vardır. Biri hayvan diğeri bitki olan bu iki heterojen organizasyon, karşılaşma sürecinde hayvan-oluş ve bitki-oluş içine girerler ve kendileri olmaktan çıkarlar ama ötekine de dönüşmezler. Karşılaşma ikisinin oluşlarını da ayrı yönlerde farklılaştırmıştır. “Orkidenin balarısı-oluşu, balarısının da orkide-oluşu ikili bir kapmanın oluşudur.”[27] Deleuze, bu ikili kapmanın, iki varlığın “paralel olmayan (a-paralel) bir evrimi” olduğunu söyler. Birbirleriyle ilgisiz iki varlık karşılaştıkları noktada aracısız bir bağlantı kurmuşlar ve birbirilerinden çalmışlardır. İkisinin çaldığı şeyler aynı olmadığından evrimleri aynı yönde gerçekleşmez. Her biri ötekinden farklı bir şey kapmıştır. Böyle bir kapma için birinin diğerini içererek aşması, diğerine dönüşmesi, baskın çıkması ya da onu ikna etmesi gerekmez. İkili kapma, ne diyalektik bir ilişkidir ne de kişilerin beraber ya da karşılıklı kurdukları bir ilişkidir. “Pick-up veya ikili hırsızlık, paralel olmayan evrim, kişiler arasında değil, düşünceler arasında yapılır.”[28] Düşünceler arasında gerçekleşen hırsızlık esnasında, varlıkları oluşturan çizgiler yersizyurtsuzlaştırır ve ikisinde de bulunmayan çizgilerin “blok” halinde oluşmasına yol açar. Kimden geldiği ve nereye gideceği bilinmeyen çizgilerin oluşturduğu bu “blok” yeni bir fikirdir. Pick-up yöntemi de zaten doğru ya da gerçek fikri aramak yerine yeni bir fikri aramaktır. “Ama, genelde, bu başka fikri tek başına bulmak imkânı yoktur, bir rastlantı gerekir veya birinin bu yeni fikri size vermesi lâzımdır.”[29]

Deleuze, “bütün oluş hikâyelerini”, “parallelik-dışı evrimi” ve “düşünce hırsızlığını” Félix Guattari ile yaşadığını, “Félix’i çaldım ve ümit ederim ki o da benim yaptığımı yapmıştır.” diyerek ifade eder.[30] İki farklı oluş arasında cereyan eden müzakereler ile düşünce çeşitlenir ve dallanıp budaklanır. Biri diğerinden düşünceyi koparıp almaz ya da kesintiye uğratmaz. Farklı ritimlerde ve farklı çizgilerle oluşan düşünce sürekli olarak artar. Böylece  “anlatımın kolektif düzenlemeleri” (collective assemblages of enunciation) meydana gelir.[31] Deleuze, zamanın içinde gezinerek kendinden önceki filozoflarla kolektif düzenlemelere girişir ve bir müellif-özne konumu edinmek yerine başka filozofların kendisi aracılığıyla konuşmalarına izin verir. Bu nedenle, onun aracılığıyla konuşan filozofların sesleri ile Deleuze’ün sesini birbirinden ayırt etmek zorlaşır. “Kendisinden çalınacağı ölçüde o da başkalarından çalar. Yani; ürettiği ve yarattığı kadar başkalarının fikirlerini bir yerlere doğru götürebilir; hiçten bir yaratı yapmak olanaksızdır.”[32] Yaratı, ikili kapmalarla, karşılıklı etkilenmelerle ve hediye edilen düşüncelerle mümkün hâle gelir. Deleuze gibi Ulus Baker de filozoflarla dostluk kurmuş, onlarla tarih-dışı sohbetler yapmış ve onlardan aldığı armağanları çoğaltarak başkalarına yaymıştır. Baker, yazılarında videoyu da felsefe gibi kolektif olarak düzenlenen bir anlatım olarak aktarır. Kolektif sinema, yalnızca imajların kolektif olarak üretilmesi anlamına gelmez aynı zamanda onların “karşılıklı-demokratikleştirilmesini” de gerektirir.[33] Bu da demektir ki kolektif olarak üretilen imajlar kolektiviteye ait kalmalı, alınıp satılabilir metalara dönüşmek yerine herkes için erişilebilirliklerini ve her yerde yayılabilirliklerini sürdürebilmelidirler. Bu anlamda Dziga Vertov’un kinoki hareketine yakın duran Baker, Angela Melitopoulos’un önayak olduğu Timescapes (Zamanmanzaraları) adlı kolektif montaj projesinde yer almıştır. Anlatımın kolektif düzenlemesine ve pick-up yöntemine örnek teşkil eden Timescapes projesi, doğrusal-olmayan montaj tekniğiyle tekil deneyimlerin birbirine bağlandığı sosyal bir ağ oluşturur.[34] Baker’in de aralarında bulunduğu 6 kişinin göç üzerine kayda aldıkları imajların bir araya getirildiği bu ağ, düşüncenin kolektif üretimi ve yayılımı konusunda yol gösterici niteliktedir.

Kaynakça

Akay, Ali (1996) “Giriş”, Toplumbilim Gilles Deleuze Özel Sayısı, 5, Bağlam Yayınları, İstanbul.

Baker, Ulus (2011), “Kolektif Sinema”, Beyin Ekran, Der. Ege Berensel, Birikim Yayınları, İstanbul.

Baker, Ulus (2011), “Spinoza ve Bahşetme”, Yüzeybilim-Fragmanlar, Der. Ege Berensel, Birikim Yayınları, İstanbul.

Baker, Ulus (2011) “Tarde Sosyolojisi”, Yüzeybilim-Fragmanlar, Der. Ege Berensel, Birikim Yayınları, İstanbul.

Baker, Ulus (2012) “Kullanım ve Değişim Değerinin Ötesinde”, Dolaylı Eylem, Der. Ege Berensel, Birikim Yayınları, İstanbul.

Deleuze, Gilles; Parnet, Claire (1990) Diyaloglar, Çev. Ali Akay, Bağlam Yayınları, İstanbul.

Deleuze, Gilles; Guattari, Félix (2005) A Thousand Plateaus Capitalism and Schizophrenia, Çev. Brian Massumi, University of Minnesota Press, Minneapolis.

Deleuze, Gilles; Guattari, Félix (2012) Anti-Ödipus Kapitalizm ve Şizofreni 1, Çev. F. Ege, H. Erdoğan ve M. Yiğitalp, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara.

Mauss, Marcel (2006) “Bağış (Hediye) Üzerine Bir Deneme: Arkaik Toplumlarda Mübadele Biçimi ve Nedenleri”, Sosyoloji ve Antropoloji, Çev. Özcan Doğan, Doğu Batı Yayınları, Ankara.

Melitopoulos, Angela (2006) “Timescapes”, B-Zone: Becoming Europe and Beyond, Actar, Berlin.

Tarde, Gabriel (2004), Ekonomik Psikoloji I, Çev. Özcan Doğan, Öteki Yayınları, Ankara.

Tarde, Gabriel (2013), Monadoloji ve Sosyoloji, Çev. Özcan Doğan, Minör Yayınları, İstanbul.

* Bu yazı “Çağdaş Paylaşım Kültürü ve Armağan” adlı yüksek lisans tezinden derlenmiştir. Katkılarından ötürü Sibel Yardımcı’ya, Ali Akay’a ve Ege Berensel’e teşekkür ederim.

[1] Ulus Baker, “Tarde Sosyolojisi”, Yüzeybilim-Fragmanlar, 153.

[2] Ulus Baker, “Kullanım ve Değişim Değerinin Ötesinde”, Yüzeybilim-Fragmanlar, 150.

[3] Ulus Baker, “Kullanım ve Değişim Değerinin Ötesinde”, Yüzeybilim-Fragmanlar, 146.

[4] Total social fact ifadesinin Baker’in, “Kullanım ve Değişim Değerinin Ötesinde”,  adlı makalesinde kullanmayı tercih ettiği çevirisi “toptan toplumsal fenomen”dir. Marcel Mauss’un “Bağış (Hediye) Üzerine Bir Deneme: Arkaik Toplumlarda Mübadele Biçimi ve Nedenleri” adlı makalesinin Türkçe çevirisinde ise “toplam sosyal olgu” olarak geçer.

[5] Marcel Mauss, “Bağış (Hediye) Üzerine Bir Deneme: Arkaik Toplumlarda Mübadele Biçimi ve Nedenleri”, Sosyoloji ve Antropoloji, 209.

[6] Kula, çember anlamına gelmektedir.

[7] Emile Benveniste, Le vocabulaire des institutions indo-européennes (Hint Avrupa Kurumlarının Kelime Hazinesi) adlı çalışmasında değer kavramının etimolojik köken itibariyle insanın değerine gönderme yaptığını yazar. Georg Simmel’in Paranın Felsefesi adlı kitabında geçen wergild (kan bedeli, bir mahkum için istenen fidye ya da kefaret) de insan yaşamına ya da ölümüne karşılık ödenen değere atıf yapmaktadır.

[8] Ulus Baker, “Kullanım ve Değişim Değerinin Ötesinde”, Yüzeybilim-Fragmanlar, 144.

[9] A.g.m.,  145.

[10] G. Deleuze – F. Guattari, Anti-Ödipus Kapitalizm ve Şizofreni 1, 196.

[11] Ulus Baker, “Kullanım ve Değişim Değerinin Ötesinde”, Yüzeybilim-Fragmanlar, 149.

[12] A.g.m., 149.

[13] A.g.m., 149.

[14] A.g.m., 150.

[15] Gabriel Tarde, Ekonomik Psikoloji 1, 62.

[16] Benzer bir sahiplik anlayışına Ursula LeGuin’in Mülksüzler romanında da rastlarız: “Hiçbir şeyiniz yok. Hiçbir şeye sahip değilsiniz. Hiçbir şey sizin malınız değil. Özgürsünüz. Sahip olduğunuz tek şey ne olduğunuz ve ne verdiğinizdir.” Ursula LeGuin, Mülksüzler, Metis Yayınları, İstanbul, 268.

[17] Bu alıntı Tarde’ın Ekonomik Psikoloji adlı kitabında şöyle yer alır: “İnançları onları düşünerek ve hayran olduğumuz başyapıtları onlara bakarak tüketir miyiz?”Gabriel TARDE, Ekonomik Psikoloji I, Çev. Özcan Doğan, 83. Bu yazıda Ulus Baker’in “Tarde Sosyolojisi” metnindeki çevirisi kullanılmıştır.

[18] Ulus Baker, “Tarde Sosyolojisi”, Yüzeybilim-Fragmanlar, 153.

[19] Gabriel Tarde, Ekonomik Psikoloji 1, 74.

[20] A.g.k., 8.

[21] Tarde’ın “taklit (imitasyon)” kavramı ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Gabriel Tarde (1903), Laws of Imitation, Çev. Elsie Clews Parsons, The Mershon Company Press, New York.

[22] Leibniz’in monadlarından farklı olarak Tarde’ın monadları açıktır. Leibniz monadı, “bütün bir evrenin özel bir açıyla kendini indirgediği karanlık bir oda” olarak tahayyül eder. Kapısız penceresiz bu oda kendinde bir evrendir ve “önceden-kurulu bir uyum” içindedir. Tarde ise monadları “birbirlerine dışsal olmak yerine karşılıklı olarak birbirlerine karışan açık monadlar” olarak yeniden tasarlar. Gabriel Tarde, Monadoloji ve Sosyoloji, 52.

[23] Gabriel Tarde, Social Laws: An Outline of Sociology, 43.  Tarde’ın Social Laws (Toplumsalın Yasaları) adlı kitabında bulunan bu ifadenin Türkçe çevirisi Tesmeralsekdiz’in Gabriel Tarde sayısında yer alan Bruno Latour makalesinden alınmıştır. Çev. Fırat Berksun, Emre Koyuncu, P. Burcu Yalım.

[24] Gabriel Tarde, Ekonomik Psikoloji I, 348.

[25] Ulus Baker, “Spinoza ve Bahşetme”, Yüzeybilim-Fragmanlar, 68.

[26] G. Deleuze – F. Guattari, A Thousand Plateaus Capitalism and Schizophrenia, 10.

[27] G. Deleuze – C. Parnet, Diyaloglar, 16.

[28] A.g.k., 35.

[29] A.g.k., 25.

[30] A.g.k., 33.

[31] G. Deleuze – F. Guattari, A Thousand Plateaus Capitalism and Schizophrenia, 4.

[32] Ali Akay, “Giriş”, Toplumbilim Gilles Deleuze Özel Sayısı, 9.

[33] Ulus Baker, “Kolektif Sinema”, Beyin Ekran, 239.

[34] Angela Melitopoulos, “Timescapes”, B-Zone: Becoming Europe and Beyond, 141.

Yorum bırakın

Filed under armağan

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s